15 Kasım 2010 Pazartesi

Futureproof.

Dünyada çok çeşitli proofluk halleri var. çok vurdumduymaz çok itici biri olursun abi humanproof olursun. "ha sen şimdi gittin mi e hadi gelirsen ekime gelmezsen sikime hani ayıktın mı?" kafası yaşar onlar. Bazısı çok zengin olur "lotoproof" olur "hocam bizi germez çıksa da olur çıkmasa da" der o tipte. güzel insanlardır. valla ben de olayım çok isterim. ben paranın her boku getireceğine inanlardanım. Hayvan Miktar param olsa istediğim bütün diaromalar için babamın "oğlum sen gerizekalımısın filmde gördüğün sahneye bu kadar para verilir mi?" sorusuna akıl karı nedenler açıklamak için yormam kendimi, düşünmem yani 5 sene sora ne bok yicem lan acaba evlenmeye kalkınca kızın babası "E evladım iyi çocuksun, hoş cocuksun, ailen de bilindik ama bir evin olsa?" sorusunu yöneltince kem küm yapmam.aga bir de bir insan çeşidi vardır ki inanılmaz özenirim lavuklara yani çaktırmazlar mı çaktırsalar bile ayıltmazlar herhalde "disappointmentproof" tipi vardır. Ulan bir insan hayatına bu kadar secret kafasında devam edebilir mi? "Ay benim hayatımda hiç kötü bir şey olmaz, çok şükürler olsun hamdolsun" falan filan. Yahu yok arkadaş böyle bir hayat düşenemiyorum ben. Samimi de gelmiyor. Yok eğer gerçekten öyleyse allah belanızı versin. Çok yakın arkadaşlarım dışında da böyle insanlar ölümüne mutlu olunca tav oluyorum ben itiraf ediyim. 10-15 insan vardır hayatımda çok mutlu olsunlar o zaman ben de olurum da gerisi i don't give a shit!


evet benim derdim "futureproof" olmak. Alt metinde bu var. Yani gelecek düşünmemek.Gelecekte ne olursa olsun beni etkilemesin. Ben hep ben olayım.10 sene sonra babam kadar yakışıklı olabilirim gerçi. Haziran ayından beri eşşek gibi çalışıp 3.80 ortalama yapıp öğrencilik kariyerimin rekorlarını alt üst edip İğneci Hall of Fame'ine girip mezun olmama rağmen mütemadiyen ne bok yiyeceğim yahu diye düşünüyorum. Ve inanılmaz sıkıldım. yeter.  Samimiyim akademisyen olursam bir de loto tutturursam ya da bir yer satılır da "oğlum çok didindin al bu para da senin" derlerse happiest man ever lived diye t-shirtler yaptırır giyerim.hatta her gün Trade deficit grafiği bile çizebilirim.




ha biliyorum yani mümkün mü? değil. 

14 Kasım 2010 Pazar

Alpha Man Activities Vol 1.








Bir erkek çocuğunun vazgeçilmezi olan evde oturup yakası bağrı açık küfürler eşliğinde evde bir futbol maçı izlemek benim için de ultimate fun öğesidir. Life springdir. Hatta öyle bir keyiftir ki o dakikalar arasında kesinlikle sokağa çıkılmaz, yaşanabilecek tüm daha tatminkar anlar elinin tersiyle bir kenara itilir, derbi maçıysa maç daha başlamadan, mevsim bahar olsa, ev hamamvari olsa dahi yenilebilecek gollerin korkusuyla vücuda bir "i see dead people" ürpertirsi bile yayılır, eğer elzem bir durum varsa ve maçın belirli bir bölümü kaçırılmak zorundaysa "profit maximization formula"sı ile son izlenebilecek dakikanın marjinal faydası asla eksilmez. Hayatta "neden" sorusunu sormadığım ender anlardandır Galatasaray maçı izlediğim dakikalar. evet, kesinlikle bir alpha plus man eylemidir. "ayy futboldan nefret ediyorum, bence hayvansal bir içgüdü, kuru kalabalık ıhı ıhı" tarzı konuşan erkekler o anda 1600 İngilteresindeki papacılar gibi dışlanır, arkadaşlıklar 90 dakika için gözden geçirilir. Maç esnasında televizyonun önünden geçme hatasını yapan anne ya da kız arkadaşa serdar ortaçtan " karşıma bir daha çıkma sakın, bence bu asrın hatası olur" şarkısı armağan edilir. Koltuğa çıkmaya çalışan en iyi dostumuz Jack ani bir salvoyla uzaklaştırılır, bu durdurulamaz alpha man salgılarından bezmiş bir halde vücudunu kapının önüne atar. Maç esnasında önümüze getirilen yiyecekler ne olduğuna bakılmadan tüketilir. Kaçan basit bir gol sonrasında koltuktan kayıp düşmelerin bünyenizde yol açtığı "ulan ne şaşkın hareket yaptım yahu" duygusu bile x2 alarak koltuk yumruklamaya döner. son dakikada yenilen gollerde bu duygu daha sert cisimlerden çıkarılır, babadan azar işitilir. Takım kaybettiyse "oğlum siz ruh hastasımısınız, bunlar karıyla kızla gezsin ferrariye binsin sen burada kendini parala" diyen anneye utanç dolu bir bakış atılır ve boynu bükük,ayakları sürüyerek odaya uzanılır. Tersi durumda keyiften evde salak salak dolaşılır, ufak bir kritik yapılır, hemen Rıdvan açılır "bakalım bugun ne dicen mr.kahkül" diye yine odaya gidilir.


Kısacası, evet sevgili dostlarım benim için Galatasaray evde,stadyumda her nerede yaşanılıyor ve yaşatılıyorsa candır, canandır.




p.s. ekuriden birisiyle maç izleniyorsa işler sevinçten yumruklaşmalara döner, mustafa okur beşiktaşlı olmasına rağmen Galatasaray'ın attığı gollerde mütemadiyen morarık tehlikesi geçirmiştir.

8 Kasım 2010 Pazartesi

Oasis*Aftermath



2009'dan önce benim kişisel olarak favorite music sorusuna cevap olarak verdiğim sayılı isimden biriydi Oasis. lakin bir sıcak ağustos günü grup Noel Gallagher'ın şu mesajından sonra dağıldı : 

"Dearly beloved, it is with a heavy heart and a sad face that I say this to you this morning.
As of last Friday the 28th August, I have been forced to leave the Manchester rock'n'roll pop group Oasis.
The details are not important and of too great a number to list. But I feel you have the right to know that the level of verbal and violent intimidation towards me, my family, friends and comrades has become intolerable. And the lack of support and understanding from my management and band mates has left me with no other option than to get me cape and seek pastures new.
I would like firstly to offer my apologies to them kids in Paris who'd paid money and waited all day to see us only to be let down AGAIN by the band. Apologies are probably not enough, I know, but I'm afraid it's all I've got.
While I'm on the subject, I'd like to say to the good people of V Festival that experienced the same thing. Again, I can only apologise - although I don't know why, it was nothing to do with me. I was match fit and ready to be brilliant. Alas, other people in the group weren't up to it.
In closing I would like to thank all the Oasis fans, all over the world. The last 18 years have been truly, truly amazing (and I hate that word, but today is the one time I'll deem it appropriate). A dream come true. I take with me glorious memories.
Now, if you'll excuse me I have a family and a football team to indulge.
I'll see you somewhere down the road. It's been a fuckin' pleasure.
Thanks very much.
Goodbye.
NG"


E üzüldüm tabi.Arızalardı falan filan da çok kral müzik yaparlardı. Daha sonrasında öğrendim ki Beady Eye adında Liam Gallagher'ın yeni bir band denemesi var. Hatta mon cher Oasis'ten daha iyi olacak diyor ki zannetmiyorum yine de neymiş o bir bakalım diyenler için 

Trabzon-GALATASARAY










Evet bu sene bir kez daha yenildik. İşte zaten olayın bütünü de bu. Yenilmeye alışmış olmak. Yahu üstünüzde ki forma Galatasaray forması ya. Yönettiğiniz takım Galatasaray. Hatta bazen kendime ve babama da hatırlatmak durumunda olduğum gibi tuttuğumuz takım Galatasaray.


Futbolcu 11'e konmadan önce hatta takımın kapısından girmeden önce bir dizi psikolojik teste girmeli bence artık.Üstlerinde ki formalar için çoluğunun çocuğunun parasını bağırmaya harcayan adamlar var bu ülkede.Bu kadar çok bireysel hatadan, konsantrasyon eksikliğinden sonra ben bunu savunuyorum arkadaş. Yani insan 100 kere yapmaz aynı hatayı ya. Yıllardır aman Servet, döndürme Servet, Ah Servet e kusura bakma da bir siktir git Servet. Kimsenin üstündeki forma için arma için bağıran milyonlarca taraftarın seyir zevkiyle, kazanma içgüdüsüyle bu kadar oynamaya hakkı yok. En basit stoper bilgisidir rakip santrafor senden daha hızlıysa o topu taça atacaksın güzel kardeşim. Fatih Terim'le, Rijkaard'la, Feldkamp'la, Yanal'la kim bilir adını hatırlamadığım kaç adamla çalıştın. Bir tanesi de mi söylemedi be adam!


Ya bu mevzu şu da değil Servet topu alınca aslan servet kaptırınca tu kaka servet. Değil yani. Shevchenko'dan beri bu adam böyle. Karşılamadılar adam futbol dünyasından silindi daha ne olsun. neyse olayın açıklaması şudur : Sen kalkıp Rijkaard'ın arkasından eh işte yok önce futbolcuya antrenörü güvenecek dersen bre adam o kenarda oturan 15 günde sizden takım yaratmaya çalışan en azından mücadele ruhu aşılayan Hagi'yle Tugay'ın suçu ne? Şimdi de çıkıp konuşsan ya işte bütün izleyenlerden özür dilerim 1milyonuncu kez güveninizi boşa çıkardım diye. Adam ona rağmen çıkıp senin arkanda duruyor. Helal olsun Hagi. 


E şimdi geriye kalan 13 adam çok mu iyiydi diyecekseniz değil tabi. Yani o yüzden sinirden pekte bir şey söylemek istemiyorum. Başarılar gelir geçer yavaş yavaş gerçek oluyor bu sezon...

7 Kasım 2010 Pazar

Şerefsizim Aklıma Gelmişti




Kim yapmış falan bilmiyorum da adamlar yapmış. Çok da güzel olmuş. Böyle entrepreneurlere ihtiyacımız var. Girin bakın online çizgi roman satıyorlar. Bayağı da iyi bir arşivleri var.


p.s.: ulan insan paintidemi kötü kullanır. 

6 Kasım 2010 Cumartesi

Çizgi Roman Okuyan Erkek Manifestosu



Memleketimizde ki yaftalama işlemlerinden genellikle hoşnut olsam hatta bunlarla yavşakça nıhahahahs diye gülsem de pek fazla insan yaftalamam. Bizimkisi ortam dalkavukluğu. Lakin son zamanlarda başıma gelen, iliklerime kadar hissettiğim bir mevzudan sonra açıkçası yaftalama işleminin ne kadar salakça olduğunu ayıktım. 



Evet, durum şudur ki eğer düzenli olarak çizgi roman okuyorsanız, memleketimizin Demet Akalın hayranı genç kızları tarafından -olduğu kadar gavur illerinin Rihanna dinleyen kızları tarafından da-  "aaa ne tatlı ( daha çocuk lan bu)" - oow so cute (still a kid huh!) tadında cümlelere maruz kalıyorsunuz. Şimdi okuyanın aklında şöyle bir soru olabilir "ulan sen niye söylüyosun ki çizgi roman okuduğunu?". Bu bizim hobimiz abiler. seviyoruz biz. Yani bir başka alpha-plus man nasıl sakal ve gömlekle ülkesinin gece klublerini bir bir geziyorsa ve bundan haz duyuyorsa biz de evde oturup aslında yüzlerce insanın reddettiği sanatsal bir faaliyet gösteriyoruz. Okumayan adam bir "Knightfall" serisinin küçük bir çocuğun hayatını nasıl değiştirdiğini bilemez mesela ondan alınan hazzı da anlamaz. Söyliyeceğim şudur ki takım tutmak gibidir çizgi roman okumak. Herkes Batman okumaz, Spider-Man okur ya da bunun hardcore'unda adam DC, Marvel falan da okumaz gider Vertigo dan bişeyler okur. Ki adulttur. Ha bir de şey vardır, kız arkadaşınız da kalkıp inatla "aşkım bunların sana ne gibi bir faydası var" sorusuyla beyninizi yer. İşte o an da aynaya bakarsınız ve wtf! olur. Galatasaray'ın da benim yaşantıma gözle görülür bir faydası yok,takım kazanınca sokakta insanlar bana "abi büyüksün ver elini öpeyim" demiyor. Bazı şeyler sorulmaz, sorgulanmaz. Ondan insanların religion bölümünde Galatasaray yazar facebooklarında.

Sonuç olarak action figurelara yüzlerce para da versek, bir hardcover çizgi romana uçuk fiyatlar da versek biz çocuk falan değiliz. Kendimize göre hobilerimizi yaşatıyoruz. Oh ulan söyledim rahatladım.

o zaman Lynyrd Skynyrd'dan gelsin "cause i'm a as free as a bird now, and this bird you can not change"


4 Kasım 2010 Perşembe

2k11 ardından Jordan Çeşitlemeleri



85 sonrası doğumlular yolları basketbolla bir anlamda kesiştiyse şanssız bir jenerasyondur. Çünkü "Majestelerini" şöyle doya doya Space Jam dışında ancak banttan izleyebilmişlerdir. Çok uzak bir imaj var kafamda sanırım 97 finalleriydi Jazz-Bulls maçıydı. Steve Kerr'in buzzer attığı maçı izlemiştim tekrardan. Emin değilim ama galiba o zaman maçları Kanal D verirdi. O gün kendi kafamda düşündüğümü hatırlıyorum bence hiç bir sporcu Micheal Jordan kadar büyük olamayacak. Üzerinden 13 sene geçmiş. Jordan'ı sindirdiğim kadar bir çok sporcu izledim,laçırdıklarımın videolarını bulup inceledim,destekledim ama o fikrim hala sabit. Sadece basketbolcu olarak değil, bir sporcu olarak Micheal Jordan kadar büyüğü gelmeyecek. Bazı insanlar daha büyük bir amaca hizmet eder, bazıları kendi amaçlarına, bazılarıysa yalnızca tek ama tek bir hedefe giderler. Jordan bunların 3süydü. Tek amacı vardı ne olursa olsun kazanmak! Rakip kim olursa, yarışma ne olursa, yer neresi olursa olsun mücadele etmek son ana kadar ve kazanmak.Ama kazanırken makyavelist olmadan. Saygıyıla, bileğiyle, bacaklarıyla, takım arkadaşlarıyla, beyniyle kazanmak. Belki de onu benim gözümde bu kadar büyük yapan nihai amacına giden yolun ahlakıyla örtüşmesiydi. 2k11'nın Jordan Challange'i sanırım hayatımda bitirmek için en çok kastığım oyun oldu. Ve oynarken aklımda hep şu vardı " Bu adam bunları nasıl yapmış?"....

Long Live the Real King!



Hagi with Tugay!

Sanırım artık düzenli yazmaya başlayacağım. Bu kısa ve öz açıklamadan sonra gelelim Hagi ve Tugay işbirliğine ya da "Yeni Galatasaray Düzeni" diye nitelendirdiğim oluşuma.


Öncelikle bilinmesini isterim ki Rijkaard ve Neeskens'in muhteşem adamlar olduğunu düşünmekle birlikte ne Galatasaray'ı ne de Türkiye'yi tam olarak anladıklarını bir 1.5 yıl daha kalsalardı anlayacaklarını düşünmüyorum. Geçen sene hep destek tam destek mottosuna uygun olarak hiç bir zaman sesimi yükseltmesemde bu sene gitmelerini çok istedim açıkçası. 


Hiçbir zaman derdim sahada alınan mağlubiyet olmadı ama ünlü bir söz vardır ya "kötü oynayabilirsiniz ama kötü koşamazsınız" evet biz dünyada ki milyonlarca lisanslı sporcunun beceremeyeceği "giderek kötü koşmayı" başardık bu sezon. Ve sonuç olarak da yönetim artık inceldiği yerde ipi kesmeyi başardı. 


4-3-3 Galatasaray'a uygun bir format değildir ve elimizdeki orta saha oyuncularıyla asla olmayacaktır öncelikli temennim -ki bu hatadan dönüldü sanırım- Hagi ve Tugay'ın da böyle maceralara atılmamasıdır. 




Defans yapmayı bilmeyen oyuncuya savunma yapmayı, hücum yapmayı bilmeyen oyuncuya olgun atak yapmayı değil Rijkaard ve Neeskens, Herrera, Mourinho, Terim aynı anda gelse öğretemez. (Barış Özbek koşmayı bile bilmiyor bence)





Neyse bu içimde kalan Rijkaard eleştirisinden sonra gelelim yönetimin çok övdüğü vizyon! açılımın ertesinde Hagi gibi bir teknik direktörümsüyü takımın başına getirmesine. Hagi'yi küçümsedeğim falan yok, hatta Hagi bana göre Maradona'dan Pele'den Cantona'dan daha önemlidir benim hayatımı onlardan daha çok güzelleştirmiştir. Tanrısal bir futbolcuydu.Galatasaray'ın gerçek 10'ydu. Ne yazık ki aynı şeyleri ya da yaklaşık şeyleri teknik direktörlüğü için söyleyebileceğimi sanmıyorum ve inanmıyorum. Burda önemli değişken Tugay Kerimoğlu'dur.Galatasaray'ın gerçek 5 numarasıdır arkasından gelen şerefsiz gibi değidlir. İskoçya'da da İngiltere'de de futboluna, futbol bilgisine, mantalitesine, ve saha görüşüne belki de şu anda hiç bir Türk spor adamında olmayan bir anlayış katmıştır. Tugay Galatasaray'ın Luke Skywalker'ıdır. Yeni bir umuttur. Benim için gelecek 1.5 sene Hagi'nin takımı olmayacak Galatasaray; Hagi ve Tugay'ın takımı olacak. Ve bu dağınık 18 adam ilk yarı bitmeden bir "takım" olacak.







Takımımla ilgili gurur duymadığım en büyük olgu, efsaneleri harcama olgusudur. Hakan, Bülent, Ergün,Davala gibi nice oyuncu bir anda Galatasaray tarafından sürgün edildi, bitirildi. Her platformda insanlara söyleyeceğim bir şey olmasına rağmen konu buradan açılırsa ne yazık ki "sizde şöyle" diye başlayan cümleler kurmaktan başka bir seçeneğim olmuyor. Umarım ki Tugay bu genellemenin dışında kalsın, sabredilsin, desteklensin ve Hagi'nin arkasından kaos içinde kalmayalım.


2 günde 10 yıllık bir hegamonyayı yıkmayı başaran bu 2 adama güvenmeye çalışıyorum açıkçası. Tekrar takım olmak adına...

15 Ağustos 2010 Pazar

Sivasspor-GALATASARAY



Yeni sezon yeni umutlar, başlangıçlar, kaos, düzen, transferler falan derken Galatasarayımız dün gece sezonun ilk maçında Sivas deplasmanında 2-1 kaybetti. 90 dakikanın 35 dakikası hadi bilemedin 40 dakikası futbol oynadığımız bir maçın ardından elbette çok güzel şeyler yazmak mümkün değil. 


Maçın bende oluşturduğu ilk duygu 2010-2011 SporToto Süper Lig'in 1.haftası değil de 2009-2010 Turkcell Super Liginin 35.haftası gibiydi. Giderek daha da kötü oynuyoruz deplasmanlarda. Kötü oynamanın özrü olabilir ama "giderek daha kötü" oynamanın özrü olamaz. Elimde istatistikler yok kaç saniyede bir olumlu pas yaptık, kaç kere kanat akını yaptık, orta sahayı ne kadar hızlı geçtik gibi ama görünen o ki Galatasaray giderek daha ağır oynamaya ve "possesion football" denen top hakimiyeti üzerine kurulu oyun anlayışından giderek uzaklaşıyor. Topu ayağımıza aldığımızda Arda Turan'ın yaratıcılığından medet umuyor, ondan olumlu pas yapmasını bekliyoruz. Harry Kewell'i yolladık ha yollayacağız derken en olumlu kararı verip takımda tutarak adamı köle gibi kullanma kararı aldık gibi duruyor. H.Kewell bu maçta "hedef santrfor" nasıl oynanır onu bile gösterdi. Yeni gelen Mehmet Batdal'dan daha çok kafayla top indirdi, ölü deparlar attı, alan boşalttı, sapık stoperlerle boğuştu lakin takımın orta 3'ünün ortasında ki "gölge santrafor" Mustafa Sarp olduğundan mütevellit gol ondan gelmesine rağmen başka bir pozisyon üretemedik.




Gelelim transferlere, hala bir şeyler söylemek için erken olduğunu düşündüğüm Lorik Cana, Pino ve Serdar Özkan için konuşmayacağım ancak Ali Turan acilen kendine çeki düzen versin. Artık Kayseri'de top oynamıyor. Sezon sonrası yazımda "bek" ve "orta sahaya" transfer yapılmasını gerekiğini resmen bağırdım. Ancak şu ana kadar Kader Keita'yı satma saçmalığını yaptığımızdan beri ne bir orta ön oyuncusu ne de bir bek alabildik. Lig için Balta ve Sarıoğlu yetebilir ancak sakatlıklarda - ve evet Galatasaray sağlık kurulunu kovarak en başarılı kararını vermiştir- çektiğimiz çileler belli. En acilinden bu Baptista mı olur Ladesma'mı olur kim olur bilmiyorum ama oyunun defansif yönünden vazgeçtim ileri dikine oynayabilen bir orta sahaya ihtiyacımız var. Harry Kewell'in forvet olmayı bile öğrenmesi ve benim diyen forvete taş çıkarması sonucunda buraya harcanacak parayı da orta sahaya kanalize edebiliriz. Baros'un tam hazır dönmesi, yapılacak bir transfer ve Elano durumu çözüme kavuşursa daha derli toplu bir takım izleyeceğimiz görüşündeyim yinede.



Bir parça da Rijkaard ve Sivasspor üzerine; evet efsanemiz, futbol filozofomuz bu sene biraz daha atarlı, biraz daha giderli, biraz daha istekli hatta dün kavga etti, 4-2-4'e bile döndü fakat sadece tek bir santrafora bel bağlamış Sivasspor karşısında neden bir stoper çıkarıp orta sahayı 3 lemediğini ben anlayamadım. Topları şişirdiğimizde elimize geçen tek şey yediğimiz kontralar oldu. 35 yaşındaki Ayhan ve yetersiz Sarp değil 2 kişiyken 3-5-2 oynasak bile bu orta sahanın direncini arttıramazlar.

Sivas mağlubiyeti kabul etmedi, savaştı. Geçen seneden daha iyiler fakat kaç yaşında olduğunu bilmediğim Ceyhun Eriş'in üzerine bütün sezon bu yükü yükleyemezler. Ceyhun'nun da Fenerbahçe deplasmanı ve Beşiktaş maçı dışında aynı oyunu oynayabileceğini zannetmiyorum.

Yazıyı sonlandırırken; Galatasaray'ın ilk maçını kaybettiği son sezon 1999-2000 sezonuymuş. Acaba ?...

16 Haziran 2010 Çarşamba

Dünya Kupasında Tanıdık Yüzler



Bu yazımızda geçen 4 sene içinde (yani son Dünya Kupasından beri) Türkiye Süper Ligi'nde yer alan oyuncuların dünya kupasında ki dağılımlarını araştırmaya adadık kendimizi. Makalenin amacı da ülkemizin yaptığı yabancı transferlerinin ve teknik direktörlerinin, kendi ülkeleri için ne ifade ettiğini ve ne kadar uluslararası boyutta olduğunu görmek.

A Grubuyla başlayalım

Güney Afrika : Eskiden bolca oyuncularını misafir ettiğimi Güney Afrika'nın kadrosuna şöyle bir bakınca Mokoena ve Pienaar'dan başka aa bu herifi biliyorum duygusuna kapılmadığımız gibi, son 4 yıl içerisinde Türkiye Liginde mücadele eden oyuncusu da bulunmamakta. Perriera yı tanıyoruz ama mazide kalan bir düş gibi kendisi.

Meksika : İlk 11'i tanınmış oyunculardan oluşan Meksika'da en dikkat çeken isim kesinlikle Galatasarayımız futbolcusu olan Giovani Dos Santos. Umarım uzun süre takımda tutulabilir.

Uruguay : Evet, her ne kadar sevmesekte defansın bel kemiği ve takım kaptanı Diego Lugano tanıdık bir isim.

Fransa : İlk anda göze çarpan yıldızlar topluluğun belkide en ağır iki topu ülkemizden geçti. Franck Ribery ve Nicolas Anelka. Burda Ribery'nin Galatasarayımızda oynadığı süre biraz şaibeli olmasına rağmen yine de değerlendirmeye aldık. 

B Grubu : 

Arjantin :  Şaşırmadık. Bu ülkeden çer çöp bir alay futbolcu almamıza rağmen, milli takımına yükselmeyi başarabilecek bir adamımız bile mevcut değil.

Güney Kore : 2002'den sonra Trabzonspor bir adam transfer etmişti Kore'den yanlış hatırlamıyorsam ama miladı dolmuş onunda bu kadroda kendine yer bulamamış.

Komşu Yunanistan'da transferimiz yok ki bu da çok ilginç gelir bana defansif futbolun kralını oynayan Anadolu takımlarımızın ülkeye kolayca adapte olabilecek futbol felsefeleri benzer Yunan oyuncuları neden tercih etmediği.

Nijerya : En ilgi çekici nokta burada sanırım. 90 lar ve 2000 lerde omurgasını oluşturduğumuz Nijerya milli takımının 2010 kadrosunda hiç bir Süper Lig patentli oyuncu bulunmamakta. Okocha ve Amokachi dışında lige anlam katan bir oyuncu vermeyen bu ülkeye yönelik transfer furyasının değişmesi umut verici. 

C Grubu : 

İngiltere ve Amerika'ya bakmadım bile. yanlış bir durum varsa uyarınız. Ama bildiğim kadarıyla böyle bir oyuncu mevcut değil. 

Cezayir : Ismael Bouzid'i bile göremedim =) 

Slovenya : Çek Cumhuriyetinden bir çok oyuncu transfer etmemize rağmen yaklaşık olarak aynı futbol felsefesine sahip Slovenya Milli Takımı da Süper Lig'e oyuncu verememiş ne yazık ki. 

D Grubu : 

Almanya : Olmamış mı ? Joachim Löw ? Yok o da olmamış.

Avustralya : Hayal kırıklığı yaratsa da Avustralya Milli Takımının hala iyi bir takım olduğunu düşünmekle birlikte ülkemiz bir futbol efsanesi olan Harry Kewell'ın yanı sıra Lucas Neill, Mile Jedinak gibi oyuncuları da barındıyor. Ayrıca neden alınmadığını çözemediğim James Troisi'de bir dönem Süper Ligde oynuyordu. 

Sırbistan : Bojan İsialoviç Sırplardan Süper Ligde oynamış tek oyuncusu.

Gana : Stephan Appiah ve Richard Kingston tanıdık isimler. Son 4 yıl içerisinde Appiah'ın karmakarışık bir Fenerbahçe macerası ve Kingston'ın ligin asansör takımlarında geçen bir futbol kariyeri oldu.

E Grubu: Hollanda ve Danimarka dan tanıdık bir isim bulmakta zorlanıyoruz. 

Japonya : 2007'De de Galatasaray da top koşturan Junichi Inamoto dışında top sevdaları ülkemizde geçen bir futbolcu bulunmamakta.

Kamerun : Bir diğer oyuncu depoladığımız Afrika ülkesinde şu anda ki kadroda bulunan tam 3 oyuncu ligimizde de mücadele ediyor. Rigobert Song, Geremi Njitap ve yılların eksitemedeği,tecrübe abidesi hatalı gollerin efendisi, Suleymanou Hamidou.

F Grubu : 

İtalya : Morgan De Sanctis geçen sene Galatasaray'ın kalesini koruyordu.

Paraguay diğer Güney Amerika ülkelerinin aksine bize pek oyuncu vermez. Yine sonuç değişmemiş.

Yeni Zelanda : ????

Slovakya : Küçük bir Süper Lig görünümünde olan Slovakyadan; Marek Sapara, Robert Vittek, Filip Holosko ve Fenerbahçenin yeni transferi Miroslav Stoch mevcut vaziyette.

G Grubu : 

Brezilya : Elano ve Kleberson Brezilyadan ülkemizde futbol oynayan oyuncular olarak göze çarparken bu ülkeden en azından artık net milli takımında oynayan 11 oyuncusu transfer edebilmemiz sevindirici. 

Fildişi Sahilleri : Kader Keita stili...

Portekiz : 0 

Kuzey Kore : Orada bir köy var uzakta...

F Grubu : 

İspanya : Yeniköy Kasabı Vicente Del Bosque'yi tanısakta Beşiktaş deneyimi 2004 sezonundaydı. 

İsviçre : Bir çok Türk oyuncu barındırmasına rağmen İsviçre milli takımında Türkiye de oynamış oyuncu sayısı Hakan Yakın'ın 2005 teki 2 maçlık Galatasaray macerası sayılmazsa 0. 

Honduras ve Şili de ise sadece Beşiktaşlı Rodrigo Tello ülkemizde top koşturuyor.

Bu sonuçlara göre Dünya kupasında mücadele eden 576 futbolcu ve teknik adam arasından sadece 22 futbolcu ülkemizde mücadele etmiş ve ediyor. Bu tam anlamıyla tranfer politikalarımızın berbat olduğunu göstermese de transfer de genellikle ülkelerinin milli kadrolarında pek de düşünülmeyen oyuncalara yoğunlaştığımızı ve internasyonal başarılara uzak kalan futbolcu topluluklarını izlediğimizi gösteriyor. Futbol taktiği gibi 6+2+2 yabancı uygulaması yapılacağına Premier Lig sistemi gelişmekte olan ülkemiz ligi için daha mantıklı görülüyor bana göre.


31 Mayıs 2010 Pazartesi

Rivalry Renewed





Basketbolun en üst düzeyde oynandığı NBA'de bir sezon için daha sonun başlangıcındayız. Nisan sonundan beri totem yaptım yazmayayım dedim Lebron'a, Howard'a nazar değmesin sağlam bir doğu finali izleyelim, Batı'da nasıl olsa biri Lakers'i eler dedim tutmadı.

Nitekim 3-0 lık seriden dönemeyen takımlar kervanına katılan Orlando'yu eleyerek Finallere gelen Celtics'in veteran kadrosu ile artık Gary Lineker'în futbolda Almanlar için söylediği "top döner dolaşır Almanlar kazanır" sözünün NBA şubesi olan Lakers'ın 80 lerden hortlayan rekabetini izleyeceğiz. 

Ufak çaplı bir play-off ve kadro değerlendirmesi yapalım. Celtics buram buram tecrübe kokan, experience paçalarından akan bir veteran ordusu. Ray Allen'in perdeden çıktığı seti bir maçta 135 kere oynayıp %80 sayı bulabiliyorlar. Buna birde Rajon Rondo'nun ki playoff istatistiği şudur -16.7 sayı, 5.30 rebound (YUH) 10.0 asisst- şöyle kuşbakışı adam her maç triple double'ın kapısında uyuyor. Birde bu ikilinin yanına "oynamaya gelen" -Respect Kaan Kural, Rasheed Wallace ve KG +bench de eklenirse tutulamıyorlar. Gel gör ki bana göre hala guard rotasyonunda büyük sıkıntı var. Nate Robinson'ın saman alevi performansı ne kadar sürer, hatta bir daha oyuna girer mi soruları hep kafa karıştırıyor.

Lakers da ise durum daha statik. Bench'den aldıkları katkı Lamar Odom ve arada sırada saçma sapan 3lükler sokan Farmar ile Vujacic den öteye gidemiyor pek. Brown'un normal sezondaki performansıyla playoff performansı enerji açısından çok farklı. Pau Gasol'un insan üstü performansları ve Kobe gerçeği ile bence bir adım öndeler. Lakers ı sevmeyebilirsiniz-ki bende çok hazetmem- ama NBA'in en iyi takımıdır, LeBron, Kobe'den daha iyi diyebiliriz-ki bende derim- fakat gel gör ki Lebron parmağına yüzük takacak seviyeye gelene kadar Kobe Bryant bu ligin Jordan'dan sonra en büyük oyuncusudur. Basketbol fiziğinin kaldıramayacağı sayılar atıyor. Belki eskisi kadar fantastik smaçları falan yok ama büyük bir efsane oyuncu olma yolunda tam gaz Bryant(hatta o çizgiyi çoktan geçti). Rajon Rondo'nun darmadağın etme ihtimali bulunan ve hatta şu anki oyuncu yapıları karşılaştırıldığında Celtics'de oynaması gereken Fisher ise yine bir buzzer beater yapar, +1 kazandırır diyorum.

Ve Celtics'i desteklediğimi belirtiyorum.

Love This Game!

29 Mayıs 2010 Cumartesi

PoP: The Sands Of Time






Holywood'un sıkıştığı zaman imdadına yetişen ya çizgi romanlar, ya tekrar çekimler ya da oyunlar olur ve genelde hiçbiri başarılı filmler olmaz. Gel gör ki Prince of Persia : The Sands of Time oyuncuların diliyle PoP: SoT 10 üzerinden nerden bakılsa 8 lik bir film. 

Son zamanlarda ki hayal kırıklıklarından sonra sinemada Prince of Persia ilaç gibi geldi yahu. "Destan" karakteri oyunda biraz daha serseri,atarlı bir abimiz olduğu için Jake Gylenhaal tercihi pek bir asabımı bozmuştu açıkçası ilk başlarda fakat filmde hiç sırıtmadığını beğeniyle izledim. Özür Diliyorum Jake senden!!

Ben Kingsley de kötü adam rolünde yine başarılı bir performans sergilemiş. Zaten büyük oyuncu da Lucky Number Slevin'da haham rolünde ki performansıyla beni pek kazanmıştı.

Şimdi, oyunculuklardan sonra kısaca filmin konusuna gelelim "Destan" aslında asil kan taşımayan,biraz kaderinin,biraz şansının,biraz da cesaretinin etkisiyle küçük yaşta kraliyet ailesine dahil olan bir persli çocuk. Taht ta hak iddia edemediği gibi böyle bir hevesi de olmamakla birlikte, serseri ruhlu, mahallenin kötü çocuğu tribinde pek başarılı bir prens. Pers ordusunun kutsal Alamut şehrine saldırmasıyla başlayan olaylar silsilesini spoiler vermemek adına daha fazla anlatmıyorum zaten yorucu bir iş =) -bu alamut'u da anlata anlata bitiremeyen Holywood'u kutlamakla birlikte, yıllar boyu Timur'un fethettiği bu kaleyi bir kere bile sahiplenmeyen, Türk, Çin sinemalarını da ayrıca selamlarımı iletiyorum- 

Güzel film para verilir izlenir lakin şöyle bir durum varki; film boyunca nereden hatırlıyorum ben bu hatunu dediğim Prenses Tamina rolündeki ve sonunda Quantum of Solace filminden hatırladığıma kanaat getirdiğim Gemma Artenton isimli dünya güzeli insanı izlemek paha biçilemez. Ve sadece 86 lı yahu.

bknz : "Al, git, evlen"





Hastayız 3 yaşından beri!!!!


26 Mayıs 2010 Çarşamba

Sandler ve Funny People Karalamacası







Adam Sandler bu dünyada en sevdiğim Yahudi olmasının yanı sıra, acayip yakınlık duyduğum -nedense bilmiyorum-, böyle "aa bizim abinin filmi gelmiş" dediğim, çok güldüğüm,dinlediğim ve aynı zamanda oyunculuğuna hayran olduğum biridir.

Amerika'nın "Kemal Sunal"'ı olarak nitelendirebilecek bir güldürme zekasına sahip olup, aynı zamanda rahmetli gibi "çok büyük oyuncudur".  Kemal Sunal'ın da güldürmeyi amaçlamadığı filmlerinde ne kadar üst düzey oynadığını hepimiz hatırlarız ya, Adam Sandler da öyle işte. Bir çok kişi "Reign Over Me" yi izlememiştir, hatta Sandler pek fazla sevilmez. Ama "Reign Over Me filmiyle benim gözümde o senenin en iyi aktör Oscar'ı Sandlerindı.  Güldürmenin kenarından geçmeyen bir film ama son derece muhteşem bir oyunculuk performansı. Film bittikten sonra ilk düşündüğüm "hep biliyordum bu adamın büyük oyuncu olduğunu"idi. İlgilenenler için ayrıca bknz : Punch-Drunk Love.

Sandler methiyelerinden sonra filme gelelim. Funny People gerçekten izlenmesi gereken bir film en azından Sandler sevenler için. Zohan mohan saçmalamalarından sonra çok yerinde olmuş Funny People. Filmi aslında 2 ye hatta 3 e ayırmak lazım. 1. bölümü o muhteşem Sandler oyunculuğu, 2.bölümü klasik bir hehehe hadi biraz da gülelim 3. bölüm yine o melankolik Sandler performansı. 

Sandler, filmde Amerika'nın hayran olduğu herkesi güldüren bir stand-upçıyı oynuyor -kendimi lan yoksa- ; gel gör ki o klasik fıkra gibi onu güldürebilecek kimse yok etrafında, kızlar, para lakin 0 dost falan bizim Cem Yılmaz tribindeyken aslında "hayatta sıçmış" olduğu gerçeğinin üstüne bir de ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğrenince kelimenin tam anlamıyla "yan basan" Roger Simmons rolünde.  

"Celebrity Curse" dilimizde ise "ünlü laneti" denen bu olguyu aslında hep görüyoruz. O insanlarında da aslında "insan" olduğu gerçeği. Süper markete gidemezler, oyun oynayamazlar, bir cafeye gidip kahve içemezler ama banka hesaplarında trilyon sayıda Benjamin Franklin vardır. Ve en kötüsü de filmde olduğu gibi ihtiyaçları olduğunda genelde yanlarında çalışan "paralı askerler" dışında -onların da olduğu söylenemez- kimse bulamazlar.Dolar ile yalnızlık.Üstüne konuşabilecek çok şey var olgunun ama biraz daha detaylara girersem film hakkında büyük spoiler olacak o yüzden susuyorum. 


Sandler'a filmde Seth Rogen eşlik ediyor ki o da bayağı gelecek vaadeden bir oyuncu bana göre. Funny People'ı izlemek isteyen arkadaşlara önerim filmden sonra derin bir melankoli duygusuna hazırlanmaları. Bunun yanında klasik tabirle "güldürürken düşündürüyor". Yani çok ama çok zekice esprilere ve Amerikalıların "toilet humor" dediği bel altı esprilere de hazırlıklı olmaları.


Her filmin müzikleri hakkında bir şey söylüyorum ya genelde, bu filmde de Adam Sandler hayran bırakıyor. Kendi söylediği "Real Love" ve Warren Zewon üstadımızın "Keep Me In Your Heart"ı filmin başında çalan Paul Mc Cartney'den "Great Day" ve James Taylor'ın "Carolina On My Mind" şarkıları ile de derin derin dalabilirsiniz.  Eric Bana'nın hayran bırakan Avustralyalı aksanı da bayağı güldürdü beni açıkçası. Ondan da böyle yetenekli performanslar bekliyordum aslında Troy daki "Hector" rolünden sonra.

Neyse, Funny People güldürünün, yalnızlığın, aşkın, dostluğun efendime söyleyeyim ,insani ne kadar duygu varsa kol kola gezdiği bir film. İzleyin.Pişman olmazsınız.




25 Mayıs 2010 Salı

6 Koca Sezon...













Uzun uzun, şöyleydi böyleydi işte efendime söyliyeyim 2.sezonda bu olmuştu, 3'te şu olmuştu,o değilde bir Walt vardı sorularına girmeyeceğim. 

6 koca sezon bu diziyi izledim. Yaklaşık hayatımın 4.5 senesine denk geliyor. Bir sonraki haftayı iple çektiğim 4 tane efsane sezonun arından idare etmesi için çekilen 2 sezonun ertesinde Lost bugün kafalarda ki bir çok soruya cevap veremeden, büyük bir hayal kırıklığıyla sona erdi. Karışık duygular içerisindeyim açıkçası, sonuçta tam 4.5 yıl izlediğim, yeri geldi duygusallaştığım, kızdığım, mutlu olduğum, güldüğüm, eğlendiğim, üzerine sohbet ettiğim bir dizinin sonu..Her güzel şeyin sonu kötü olur lanetine yakalanmış olsan da iyi ki vardın Lost.

p.s. : Kim ne derse desin, Lost dizisi 2000 li yılların bir fenomeni olmuştur ve 10-15 sene sonra 2000'li yıllarda global olarak insanların aklına gelebilecek reflekslerden biri olacaktır. 2000 li yıllarda genç olmak tadında yazılarda "her hafta Lost'u beklemek" cümlesi var olacaktır.

18 Mayıs 2010 Salı

"Hiç" in Ardından








10 yıl önce bugün, bu saatlerde, 20.yy'da ezilen, Yunanistan'ın doğusunda kalan, 3 Dünya ülkesi kabul edilen bütün topraklarda, bayram sevinci vardı. İlk kez bir takım, bahisçilerin 1 e 41 verdiği bir takım, hepsi ayrı ayrı ekollerin temsilcisi olan, Avrupa'nın o zaman ki en iyi kadrolarını birer birer eleyip UEFA kupasını kaldırıyordu Kopenhag'da. 2000 li yıllara " Galatasaray Ruhu" tanımını yerleştiren efsane o gece Danimarka da, Parken Stadının çimlerinde, Popescu'nun Arsenal kalecisi David Seaman'ın sağına vurduğu an başlıyordu...Nice büyük kupaların, başarıların 10.yıl dönümlerine...



Bugün ise Galatasaray, o ruhtan çok uzak, 15 gün sezonu daha geç açacak olmasının tesellisiyle Türkiye tarihinin gördüğü en iyi kadroyu kaybediyor...

Küçük bir sezon özeti. Tobol maçıyla başladı serüven, son yılların en parlak hocalarından bir filozof Frank Rijkaard gelmişti takımın başına, elde tutulan Kewell ve Baros'un yanına Kader Keita, Leo Franco, Elano eklendi. Rüya takım deniyordu, Neeskens bile kulubedydi. Taraftar Sami Yen'i doldurmuş arka arkaya gelecek golleri bekliyordu. Çok da iyi başladı Galatasaray, ta ki ligin 8.haftasında ki Ankaragücü maçına kadar. Deplasmanda yenen 3 gol moralleri bozmuş 2 hafta sonraki fener maçı için yine sıkıntılar doğurmuştu. Yine de ilk yarının lideri Galatasaray'dı. Uefa'da yola devam ediliyor rakip ise Athletico Madrid oluyordu. Bundan sonrasını ise hepimiz acıyla izledik aslında. Sakatlıklar, gelenler gidenler, sistem çığlıkları, bireysel hatalar, kavgalar bir çok değişken bugün bu kötümser görünen yazıyı yazmamıza neden. 

Galatasaray tarihinin en pahalı kadrosu, en kariyerli hocasıyla ligi Beşiktaş'ın önünde üçüncü bitiriyor, Türkiye kupasında çeyrek finalde eleniyor ve Avrupa'da Mart ayını göremiyor.Neresinden tutarsak tutalım bu koca bir hiç, koca bir başarısızlıktır. Neden böyle oldu ? yu konuşmaktan daha çok seneye nasıl böyle olmazı konuşmak sanırım hem daha umut dolu hemde daha mantıklı olacaktır. 

Açıkça gördük ki bu sene Rijkaard'ın bir oyun şablonu sistemi var beğenseniz de beğenmeseniz de bu değişmeyecek. Sahaya çıkan 11 kişi ve yedek bekleyen 7 kişi de dünya değişse "sistem" oynayacak. İnat edebilirsek, kızmazsak, homurdanmazsak, - ki bu bir özeleştiridir - taraftarla uğraşmaktansa oyun oynarsak eminim bizi güzel günler bekliyor. Öncelikle yapılması gereken kalede Leo Franco'nun acilen yolcu edilmesi, Ufuk Ceylan'a ve Aykut Erçetin'e güvenmek olmalıdır. Nezihi Hoca da artık ya görevi bırakmalı ya da kalecileri adam gibi yetiştirmelidir. Devre arasında katılan yıllardır beklediğimiz adam Lucas Neill stoper mevkisinde korunmalı, adam gibi biri alınmayacaksa Hakan Balta stopere çekilmeli lakin sol beke Allah aşkına "modern" bir bek alınmalıdır. Aynı şeyi sağ bek içinde söyleyebiliriz. Caner'in ve Sabri'nin pozisyon alamamalarını görmekten bir sezon gına geldi.

Mehmet Topal'ın kaybıyla daha da güçsüzleşen Galatasaray orta sahası Mustafa Sarp ve Barış Özbek gibi kalitesi bir gömlek düşük oyuncularda inat etmemeli, bu oyuncuların vasat yedek olabilecekleri, kapasitelerinin en fazla bu olabileceği anlaşılarak yerine pas yapabilen "sistemi" ayakta tutabilecek bir orta saha alınmalıdır.  Ortanın önü için pek fazla yorum yapmak aslında şu an için pek mümkün değil, taraftara laf yetiştirmekle meşgul olan Büyük Kaptan bu sene kalır da aklını futbola verirse burada bir sıkıntı görmüyorum, hatta Dünya Kupasında "futbolcu" olduğunu hatırlayabilecek bir Elano'nun gelecek sezon Galatasaray'a katkısı büyük olur. Yok bunların ikisi de yolcuysa genç Emre Çolak'ta ısrar edilmeli diyorum. 

Gelelim kanatlara, belli ki futbol tarihinin en garip sakatlıklarından müzdarip, aynı ölçekte de yetenekli ve profesyonel olduğunu düşündüğüm Harry Kewell'la sözleşme yenilenmeyecek, Dos Santos'un ise durumu Dünya Kupasından sonraya kalacak. Eğer ikisi de kaybedilicekse Bursasporlu Volkan Şen bu kadroya kazandırılmalıdır. Kader Keita'yı satmak gibi bir dengesizlik yapılmayacağını düşündüğüm için bu konuyu yazmıyorum bile. 

Forvette ise büyük sıkıntı yaşadık bütün sezon. Baros'un sakatlanmasının ardından kariyer rekorlarını kırmaya çok yaklaşan Harry Kewell'ın ilk yarı itibariyle çektiği forvet mevkisi, Jo'nun gelişiyle birlikte yolcu edilen Nonda ve Kewell'ın sakatlanması ile tamamen sefilleri oynamıştır. Baros'u soldan yada ortadan destekleyebilecek Kewell türünde bir orta saha alamıyorsak en az 2 adet bitirici, güçlü ve yırtıcı santrafor bulunması zorunluluktur. Bu yapılacak transferlerden biri Türk olursa ne mutlu. Mevlüt bile ikna edilebilirse büyük katkı sağlar düşüncesindeyim ha eğer bunların hiçbirini yapamıyorsak bir sezon daha hüzünle izleriz Galatasarayımızı. Bu sezon benim aklımda kalan yegane oyuncu bu 2 adam oldu. Helal Olsun aldığınız her kuruş..

  


Bu takımdan kesinlikle gönderilmesi gereken bir sürü oyuncu var : Franco, Servet, Caner, Barış, Aydın,Ayhan eğer gerçekten kendini Parçalıya veremeyecekse Arda Turan, Jo. Seneye şu adamlardan Galatasaray'da kalsa iyi olur diyebileceğimiz sanırım bir tek Arda var. Gerisini kapının önüne koymaktan yönetim çekinmemelidir. 

En üstte yazdık. Galatasaray'ı var eden "ruhudur", "arkadaşlığıdır", "dayanışmasıdır" ve yıllarca Sami Yen'de duran pankartta yazan "konsantrasyondur". Galatasaray yönetimi ve Rijkaard futbolcularda önce bunları sağlamalıdır. 

2010-2011 sezonunda yepyeni bir stadda, bir arenada olacağız. Yılların "mabedine" veda ederken, yepyeni bir yerde yepyeni tarihler yazmak üzere...

Unutulmasın ki; Gerçekleri Tarih Yazar, Tarihi de GALATASARAY!




p.s. : Şampiyon olan ve Türkiye'de bir devrim yapan Bursaspor ve Ertuğrul Sağlam'ı ve ikinciliğe bu kadar çok sevinerek bu sene yine tek eğlence Fenerbahçeyi gönülden kutlarım.

16 Mayıs 2010 Pazar

Sinema İzleyicisinden Al Ridley Scott'a Ver





Evet içinde bulunduğumuz yıl itibariyle, Avatar ve James Cameron'dan sonra en büyük ikinci hayal kırıklığımı da yaşamış vaziyetteyim. 

İnsanlara "gözünüz kapalı gelin,beğenmezseniz paranız iade" kelamını rahatlıkla edebilecek iki isimden bahsediyoruz; biri Ridley Scott diğeride Russell Crowe fakat Robin Hood yaklaşık 2 saatlik bir hayal kırıklığı. Sanırım 2010 da büyük bütçeli filmlerde bu sıkıntıyı yaşamaya devam edeceğiz.

Gelelim filmi neden böyle acımasızca itin g.tüne soktuğumuza ; 

  1. Bir "epic tale" olmaktan çok Maximus rolüne sıkışan Russel Crowe'u kurtarma çabası :
Hiç kimse Russel Crowe'un kötü oyuncu olduğunu falan söyleyemez. Hatta bu filmde de içler acısı falan değil ancak bir çok kalburüstü filme o sıfatı yakıştıran adam zaten Russell Crowe'du bugüne kadar ne yazık ki Robin Hood'da Kevin Costner'ın bırakın yanına yaklaşmayı aynı boyutta bile değiller. Ekstra hiç bir şey yok. Gözümü kısarım, okumu atarım -onu da zırt pırt atmam arada sırada atarım- paramı alırım olmuş. Tarihten doğan karakterleri oynamaya devam edicekse Maximus'tan sıyrılmak için, lütfen yapmasın biz Gladyatör olarak seviyoruz onu. 


    2.  Oscar ödüllü bir yönetmen bu kadar tekdüze ve yanlışlarla dolu bir film çeker mi yahu ? 

Evet, İSYAN EDİYORUM. 1.sınıf yönetmenlik öğrencisi bu filmi böyle çekmez. Berbat savaş sahneleri hadi berbat demeyelim de ortalamanın ortalaması savaş sahneleri yahu. Fransa'da bu film gösterildiğinde büyük ihtimalle yer yerinden oynayacak. Kral Philippe isimli Fransız kralını resmen gerizekalı gibi göstermişler. 22 yıldır savaş filmlerinde gördük ki, çıkartma yapıyorsan tepesi olmayan yere yaparsın. Koskoca Fransız ordusu bütün İngiltereyi alacak ama çıkartma yaptıkları yerin tam karşısında İngilizler Long-Bow kullansın diye koskoca nerden baksan 75 metrelik çıkılması mümkün olmayan bir tepe var. Hadi bundan sıyrılabilirsin Ridley, yok efendim görmesinler diye falan. Ya Hu be adam piyaden kanadından atlı gelirken atlılara doğru dönmez mi bir mızrak göstermez mi? Bekler mi kanattan yesin diye. Yok eğer bu savaşın tarihi gerçekten buysa, bu savaş olduğunda Fransız ordusu böyle konuşlanmışsa 3 günde bütün Fransayı fethederiz ulan!

Gelelim filmin diğer yanlarına, Robin Hood efsanesinin başını anlatmaya yönelik bir film. Yani öyle anarşist yapıda ki bir Robin Hood'la falan karşılaşmıyoruz. Zenginden alıp fakire falan vermiyor. Savaş sahnelerinde bıktıran film diğer yönlerden de pek bir şey vaad etmiyor açıkçası. İngiliz espri anlayışı bile filmde kendine yer bulamamış. Belki biraz Cate Blanchett'in oyunculuğu ve güzelliği bir şeyler kotarıyor.

Son olarak geçen 2 saatimin ardından sevgili arkadaşım Altuğ Çiftelerli'nin film hakkında ki yorumuyla bitirmek istiyorum :

" İkinci film için biraz uzun fragman olmuş"

14 Mayıs 2010 Cuma

Somebody Killing Our Heroes!!







Uzun süre izlemediğim, bir çizgi roman sever daha doğrusu DC Comics hayranı olan kendimi de bu sebeple ayıpladığım, gecelerce ağladığım sıkıntıdan an itibariyle kurtulmuş durumdayım. Bu filmi izlememde gazı geçen Iron Man 2 posterlerine ve Altuğ Çiftelerli'ye de ayrıca teşekkürü bir borç bilirken yazının da aslında biraz yüzeysel bir inceleme olduğunu belirtirim.


Watchmen'i izlemeden önce çeşitli insanlardan çok çeşitli eleştiriler duymuş olsam da profesyonelliğe sadık kaldık ve "brilliant!!!" ya da "bu ne saçma şey lan abi" gibi tepkilere filmin ilk 1 saatinde kapılmadık. Gelelim, filme; iddialı da olsa "Watchmen" bugüne kadar izlediğim en iyi "çizgi roman" uyarlaması. Film olarak muhteşem sayılmaz hatta kötü bir "Sin City" uyarlaması bile diyebiliriz lakin çizgi roman kahramanını alıp 75 dakika içerisinde herkesi dövdürerek, güzel kızla seviştirerek sonunda da dünyayı kurtararak güzel film yapamadığımızın farkına varılmış yani en azından çizgi romanlarda pek böyle olmadığını yapımcılar anlamış. Bu olayı aslında Dark Knight la yakalamıştı izleyenler. Gerçek, Batman karakterinden uzak çekilen 3-4 filmden sonra gerçekten karanlık şövalyeyle bilmeyenler tanıştı. rest in peace heath ledger.


Filmin konusundan pek fazla bahsetmek istemiyorum, çünkü daha önce Watchmen okumadım bu yüzden ne kadar orijinal konuya sadıktı film pek de bir fikrim yok. Film '45 sonrası pek de "süper" olmayan süper kahramanların olduğu alternatif evren mantığında Amerika ve Dünya da yaşanan olayları ele alıyor. Olayı buysa Watchmen zaten okumam diyorum bu yüzden konuyu pek de beğenmediğimi belirteyim. Oyunculuklar konusunda (ki bir çizgi roman uyarlamasının olmazsa olmazdır bakınız : Joker-Heath Ledger vs Daredevil-Ben Affleck arasında ki 12 fark-) Rorschach karakterini oynayan Jackie Earle Haley abimize 10 puan la en birinci ilan edip gerisinin beş para etmez olduğunu belirtmek istiyorum. Gerçi burada hakkını yemeyeyim Malin Akerman güzelliğiyle filme ayrı bir boyut kazandırmış. Allah sahibine bağışlasın. 


Yukarıda Watchmen'in biraz Sin City koktuğunu söylemiştim. Bunun nedeni de filmin yaptığı göndermeler. Çok fazla Frank Miller havası var hem filmde hemde bulabildiğim çizgi roman çizimlerinde. Savaş,Barış,Seviş,Öldür karesinde ki filmimiz director's cut ıyla birlikte tam tamına 3.5 saat sürüyor. İlk paragrafta bahsettiğim en iyi çizgi roman ödülü de bunun eseri. İzleyiciyi sıkmadan gerçekten bir çizgi roman okuyormuş havasında tutmayı başarıyor iddalı süresine rağmen. 


Gelelim bonus özelliklere. Bu filmi sinemada izleyip legal haklarını hakkımda kullanmak isteyen arkadaşlara şunu belirtmek istiyorum ki Gerard Butler'ın sesinden inanılmaz bir çizgi roman side story kaçırmış vaziyettesiniz. Meraklısı varsa The Tales of Dark Freighter diye torrentini falan bulabilirler. Filmin belkide "işte bu" dedirten noktası ise seçilen müzikler. Film başlar başlamaz giren "Times They are -a changin" ve Bob Dylan ilerleyen dakikalarda "Hallelujah" ve Leonard Cohen, " Sound of Silence" ile Simon and Garfunkel, "All Along the Watchtower" ile Jimi Hendrix tecrübesi ve punch line da "First We Take Manhattan" ile Leonard Cohen. Soundtracki legal alacağım arkadaşlar bu dakikadan sonra =) 


Evet, sonuç olarak çizgi roman uyarlaması izlemek istiyorsanız ve gerçekten kendinizi verebileceğiniz 3.5 saat varsa Watchmen izlemeye değer...