16 Mayıs 2010 Pazar

Sinema İzleyicisinden Al Ridley Scott'a Ver





Evet içinde bulunduğumuz yıl itibariyle, Avatar ve James Cameron'dan sonra en büyük ikinci hayal kırıklığımı da yaşamış vaziyetteyim. 

İnsanlara "gözünüz kapalı gelin,beğenmezseniz paranız iade" kelamını rahatlıkla edebilecek iki isimden bahsediyoruz; biri Ridley Scott diğeride Russell Crowe fakat Robin Hood yaklaşık 2 saatlik bir hayal kırıklığı. Sanırım 2010 da büyük bütçeli filmlerde bu sıkıntıyı yaşamaya devam edeceğiz.

Gelelim filmi neden böyle acımasızca itin g.tüne soktuğumuza ; 

  1. Bir "epic tale" olmaktan çok Maximus rolüne sıkışan Russel Crowe'u kurtarma çabası :
Hiç kimse Russel Crowe'un kötü oyuncu olduğunu falan söyleyemez. Hatta bu filmde de içler acısı falan değil ancak bir çok kalburüstü filme o sıfatı yakıştıran adam zaten Russell Crowe'du bugüne kadar ne yazık ki Robin Hood'da Kevin Costner'ın bırakın yanına yaklaşmayı aynı boyutta bile değiller. Ekstra hiç bir şey yok. Gözümü kısarım, okumu atarım -onu da zırt pırt atmam arada sırada atarım- paramı alırım olmuş. Tarihten doğan karakterleri oynamaya devam edicekse Maximus'tan sıyrılmak için, lütfen yapmasın biz Gladyatör olarak seviyoruz onu. 


    2.  Oscar ödüllü bir yönetmen bu kadar tekdüze ve yanlışlarla dolu bir film çeker mi yahu ? 

Evet, İSYAN EDİYORUM. 1.sınıf yönetmenlik öğrencisi bu filmi böyle çekmez. Berbat savaş sahneleri hadi berbat demeyelim de ortalamanın ortalaması savaş sahneleri yahu. Fransa'da bu film gösterildiğinde büyük ihtimalle yer yerinden oynayacak. Kral Philippe isimli Fransız kralını resmen gerizekalı gibi göstermişler. 22 yıldır savaş filmlerinde gördük ki, çıkartma yapıyorsan tepesi olmayan yere yaparsın. Koskoca Fransız ordusu bütün İngiltereyi alacak ama çıkartma yaptıkları yerin tam karşısında İngilizler Long-Bow kullansın diye koskoca nerden baksan 75 metrelik çıkılması mümkün olmayan bir tepe var. Hadi bundan sıyrılabilirsin Ridley, yok efendim görmesinler diye falan. Ya Hu be adam piyaden kanadından atlı gelirken atlılara doğru dönmez mi bir mızrak göstermez mi? Bekler mi kanattan yesin diye. Yok eğer bu savaşın tarihi gerçekten buysa, bu savaş olduğunda Fransız ordusu böyle konuşlanmışsa 3 günde bütün Fransayı fethederiz ulan!

Gelelim filmin diğer yanlarına, Robin Hood efsanesinin başını anlatmaya yönelik bir film. Yani öyle anarşist yapıda ki bir Robin Hood'la falan karşılaşmıyoruz. Zenginden alıp fakire falan vermiyor. Savaş sahnelerinde bıktıran film diğer yönlerden de pek bir şey vaad etmiyor açıkçası. İngiliz espri anlayışı bile filmde kendine yer bulamamış. Belki biraz Cate Blanchett'in oyunculuğu ve güzelliği bir şeyler kotarıyor.

Son olarak geçen 2 saatimin ardından sevgili arkadaşım Altuğ Çiftelerli'nin film hakkında ki yorumuyla bitirmek istiyorum :

" İkinci film için biraz uzun fragman olmuş"

14 Mayıs 2010 Cuma

Somebody Killing Our Heroes!!







Uzun süre izlemediğim, bir çizgi roman sever daha doğrusu DC Comics hayranı olan kendimi de bu sebeple ayıpladığım, gecelerce ağladığım sıkıntıdan an itibariyle kurtulmuş durumdayım. Bu filmi izlememde gazı geçen Iron Man 2 posterlerine ve Altuğ Çiftelerli'ye de ayrıca teşekkürü bir borç bilirken yazının da aslında biraz yüzeysel bir inceleme olduğunu belirtirim.


Watchmen'i izlemeden önce çeşitli insanlardan çok çeşitli eleştiriler duymuş olsam da profesyonelliğe sadık kaldık ve "brilliant!!!" ya da "bu ne saçma şey lan abi" gibi tepkilere filmin ilk 1 saatinde kapılmadık. Gelelim, filme; iddialı da olsa "Watchmen" bugüne kadar izlediğim en iyi "çizgi roman" uyarlaması. Film olarak muhteşem sayılmaz hatta kötü bir "Sin City" uyarlaması bile diyebiliriz lakin çizgi roman kahramanını alıp 75 dakika içerisinde herkesi dövdürerek, güzel kızla seviştirerek sonunda da dünyayı kurtararak güzel film yapamadığımızın farkına varılmış yani en azından çizgi romanlarda pek böyle olmadığını yapımcılar anlamış. Bu olayı aslında Dark Knight la yakalamıştı izleyenler. Gerçek, Batman karakterinden uzak çekilen 3-4 filmden sonra gerçekten karanlık şövalyeyle bilmeyenler tanıştı. rest in peace heath ledger.


Filmin konusundan pek fazla bahsetmek istemiyorum, çünkü daha önce Watchmen okumadım bu yüzden ne kadar orijinal konuya sadıktı film pek de bir fikrim yok. Film '45 sonrası pek de "süper" olmayan süper kahramanların olduğu alternatif evren mantığında Amerika ve Dünya da yaşanan olayları ele alıyor. Olayı buysa Watchmen zaten okumam diyorum bu yüzden konuyu pek de beğenmediğimi belirteyim. Oyunculuklar konusunda (ki bir çizgi roman uyarlamasının olmazsa olmazdır bakınız : Joker-Heath Ledger vs Daredevil-Ben Affleck arasında ki 12 fark-) Rorschach karakterini oynayan Jackie Earle Haley abimize 10 puan la en birinci ilan edip gerisinin beş para etmez olduğunu belirtmek istiyorum. Gerçi burada hakkını yemeyeyim Malin Akerman güzelliğiyle filme ayrı bir boyut kazandırmış. Allah sahibine bağışlasın. 


Yukarıda Watchmen'in biraz Sin City koktuğunu söylemiştim. Bunun nedeni de filmin yaptığı göndermeler. Çok fazla Frank Miller havası var hem filmde hemde bulabildiğim çizgi roman çizimlerinde. Savaş,Barış,Seviş,Öldür karesinde ki filmimiz director's cut ıyla birlikte tam tamına 3.5 saat sürüyor. İlk paragrafta bahsettiğim en iyi çizgi roman ödülü de bunun eseri. İzleyiciyi sıkmadan gerçekten bir çizgi roman okuyormuş havasında tutmayı başarıyor iddalı süresine rağmen. 


Gelelim bonus özelliklere. Bu filmi sinemada izleyip legal haklarını hakkımda kullanmak isteyen arkadaşlara şunu belirtmek istiyorum ki Gerard Butler'ın sesinden inanılmaz bir çizgi roman side story kaçırmış vaziyettesiniz. Meraklısı varsa The Tales of Dark Freighter diye torrentini falan bulabilirler. Filmin belkide "işte bu" dedirten noktası ise seçilen müzikler. Film başlar başlamaz giren "Times They are -a changin" ve Bob Dylan ilerleyen dakikalarda "Hallelujah" ve Leonard Cohen, " Sound of Silence" ile Simon and Garfunkel, "All Along the Watchtower" ile Jimi Hendrix tecrübesi ve punch line da "First We Take Manhattan" ile Leonard Cohen. Soundtracki legal alacağım arkadaşlar bu dakikadan sonra =) 


Evet, sonuç olarak çizgi roman uyarlaması izlemek istiyorsanız ve gerçekten kendinizi verebileceğiniz 3.5 saat varsa Watchmen izlemeye değer...






26 Nisan 2010 Pazartesi

For the Millionth Time : Who The Fuck is Tyler Durden ?

"





Bloguda takip eden 8 kişi de farkındadır ki uzun zamandır ziyaret etmedim lakin geçenlerde aldığım çok önemli bir eleştiri sonrası geri dönüyorum. (this critic is dedicated to ceren=) 


Film hakkında bir şeyler yazarak her ne kadar ilk iki kurala karşı gelsem de dayanamadım bu sefer fakat sanırım pek de filmle alakalı bir yazı olmayacak. 




Bu yaşa kadar "Fight Club" izlemediyseniz sizin için yapabileceğim bir şey yok yazı "spoiler" dan oluşur. Okumayınız! (bir tek bu var.) Herkesin malumu olduğu üzere '99 yapımı filmimiz saygı duyduğum ender yönetmenlerden olan David Fincher'in eseri. -Bu dakikadan sonra "film" yerine "eser" tanımlamasını kullanıyorum-




Gelelim, "what is fight club" ve "who is tyler durden" sorularının parantezine. Küreselleşen dünya "zırvasının" millenuim öncesi ve hatta -George Orwell'in kitabını saymazsak- 20.yy daki en büyük öngörüsü ve darbesi Chuck Palahnuik'e aittir. Malumumuz eserde onun kitabından uyarlanmıştır. Günde yüzbinlerce reklama malum kaldığımız, yavaş yavaş kölesi olduğumuz (ne yavaşı şu an bile marlboro içiyorum) "ödeyerek,üretmeden; tüketme" bilincinin daha çok X kromozomu üstünde ki etkisidir "fight club". Giderek "Y" leşen erkek giyimi, futbol maçlarında küfür edenin ayıplanması, erkeklerin yüzlerine 1milyon tane bakım ürünü alması ve lavanta gibi kokmamızdan bahsediyorum. Sexist, homofobik biri falan da değilim evet bende iyi görünmek istiyorum, kız arkadaşım 212 mi o dediğinde " hahah evet yavrum" diyorum bunun için uğraşıyorum,  ve hatta "Tyler Durden"'da bunun için uğraşıyor. Eserde de Brad Pitt'in giydiği kıyafetlerden hatta bu rol için onun seçilmesinden bile "içe dönük öz eleştiri" rahatlıkla sezilebilir. Neyse; kopmadan bağlıyım, erkeklerin birbirleriyle haftanın her günü spor amaçlı kavga ettiği bir "boy club" dövüş klubü. Bir nevi bizim halı saha maçı da diyebiliriz velhasıl her 10 halı saha maçının 6 sı kavga barındırır. Erkek toplumu olarak aslında içimizde hala o "hayvan" yanı yaşatmaya çalışıyoruz tüm o "markalara,reklamlara,iletişime" rağmen. Yaşasın!




Gelelim 2.soruya, Anlatıcı olarak izlediğimiz Edward Norton karakteri (ki kitapta adı Joe'dur, filmde Jack olduğuna dair söylentiler vardır. bknz : "I am Jack's smirking revenge" )nin yansıması,2.kişiliği, olmak istediği, olamadığı,görmediği baba figürü, kafasında ki tanrı "Tyler Durden". Yüz binlerce insanın dünyada şizofren belirtiler sergilediğini biliyoruz aslında çok da uzak bir kavram değil. "Aaaa böyle şeyler oluyomuş ulan, manyağa bak" dediğimiz olmuştur. Kimse manyak değil aslında çünkü hepimiz öyleyiz, hepimizin olamadığı fakat olmak istediği biri var içimizde. Spor yaparken, diyet yaparken, ders çalışırken, inat ederken, yaşarken olmak istediğimize doğru gidiyoruz. Bize gösterilen, beğendiğimiz "o",  "rol modelin" kendisi olmak istiyoruz. O olduğumuzda mutlu olacağımızın da hiç bir garantisi olmadığı gibi nedense tibet keşişlerinden başka kimse "kaderini kucaklamaz" dünyada. "Anlatıcı" ait olmak istediği dünyayı yaratıyor "Tyler Durden" olgusunda. Ve Durden dünyasında sahip oldukları tıpkı "Anlatıcı" dünyasında sahip oldukları gibi en sonunda onu ele geçiriyor. ( "Things you own end up owning you") 




Tyler Durden, yaratıcısına sahip oluyor ve bir nevi Dr.Jekyll'ın Mr.Hyde'ı, Bruce Wayne'nin Batman'i, Dr. Frankenstein'in canavarı gibi oluyor. 20.YY'ın  Prometheus'udur Tyler Durden. İnsanın kendinde tanrılaşması. Tanrı olduğunu sanması daha çok. Eserde bunla ilgilide güzel bir metafor var aslında. Edward Norton'ın Jared Leto'nun yüzünü dağıttığı sahneyi hatırlayın. "Güzel bir şeyi yok etmek istedim" der. Eğer tanrı "içimizdeyse", güzel şeyleri yok ediyor evet. İtiraf edebiliriz.








Biraz da eserin kendisinden bahsedeyim o halde. Chuck Palahnuik'in bile "kitaptan daha iyi olmuş" dediği bir filmden konuşuyoruz. Meraklısı bilir "underground novelty'nin" en büyük fenomenidir Chuck Palahnuik. Özgür, cesur ve herkesın "aaaay", "cık cık" yaptığı ama hepimizin yapmak için "pembe dünyada" ki milyonlarca şeyden vazgeçebileceği şeyler yazılır yeraltı edebiyatında. Güzel kızlarda tuvalete giriyor arkadaşlar! Nasıl ki Chuck yeraltı edebiyatının fenomeniyse Fincher'ın "Dövüş Klubüde" Holywood'un içinden çıkan en büyük fenomenlerden biridir.  2000 lerdeyiz ve insanın 20. YY'a en büyük darbesi, '99 yılındaki son dakika golü olan Fight Club'dan beri bu kadar şey yazacağım bir film izlemedim. Sinema falan okumadım ama izlediğim şey oyunculuk ve yönetmenlik anlamıyla bir mihenk taşıdır. Bu eserde oynayan 3 tane insanın zaten ne kadar güzel insanlar olduğunu biliyoruz. Tek gecelik performansları değil bu adamların. Angelina Jolie'yle yattığı için zaten insanda Tanrılaşan! Pitt'in tek performansı 200 tane paparazziyle dolaşması değil bknz : Snatch, Edward Norton'ın ise Los Angeles'a heykeli dikilmelidir. En zor rolleri oynamasına rağmen insan bir kere sırıtmaz mı ? bknz. American History X, Helena Bonham Carter hakkında söylenecek tek şey O CANDIR!. 

Film hakkında ki tek eleştirim (ki bunu tam olarak da çözemedim ulusalcı bir espri olabilir) emperyalizmi ve markalaşmayı ve "tükettirmeyi" sadece Amerikaya reva görmesi. Dikkatli izleyenler hatırlar Project Mayhem'in şehrin genelinde yaptığı eylemlerde hedef alınan arabalar hep Avrupa yapımı. Tyler Durden önce bir Mercedes'in farlarını kırıyor Ford'u görünce "leave it" diyor daha sonra Volkswagen da mersoyla aynı kaderi paylaşıyor kuşlar bile sadece BMW'ye sıçıyor. IKEA Mobilyalarını yakıp, Ford'u bırakmak (yoksa tüketim toplumunun içinde hala mı sol ayrımı var =p ) "ekonomik eleştiri" başyapıtına pek de yakışmamış şahsi kanaatimce.


David Fincher'in ise sadece yaptığı 3 film adamı heykel yapar. Se7en, Fight Club ve Curious Case of Benjamin Button. Bunların hepsinde Pitt'in başrol oyuncusu olması ise adamın ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu kanıtlar. "Lan çok yakışıklı ondan bu cazı" diyenlere gitsin bu da. 

Son olarak hala bu filmi izlemeyen varsa ve "ulan Pitt'teki vücüda bak koştur Muammer spor salonuna" ( ki ülkemizin bu filme verdiği sosyal reaksiyon bu yöndedir) diye düşünen ülkemiz kekosuna önerim evindeki "çocukların ulaşamayacağı dolaptan" bulabildiği kadar ilaç yutması ve manasız hayatını sonlandırmasıdır.






19 Mart 2010 Cuma

Jeff Bridges' Crazy Heart...



The Big Lebowski filmi ile gönüllere akıllara kazınmış Jeff Bridges'a sonunda Oscar'ı getiren 2010'un en anlamlı filmi Crazy Heart.


Amerikan kültürünün Midwest yapısını oluşturan Country muziğinden esinlenen film Cobb'un aynı adlı eserinden uyarlanmış. Country muziğini sevenlerin aşina olduğu "Tenessee Viskisi, Akustik Gitar, Damar Besteler, pat pat yere vurup tempo tutalım" konseptlerinin hepsini sonuna kadar yaşatan film kırık bir aşk hikayesini de bünyesinde barındırıyor. Filmi şu ana kadar izlemeyen münasebetsizler için hiçbir spoiler kaygısı olmadan anlatmaya geçiyorum. 

"Bad Blake" yani Jeff Bridges bir döneme damgasını vurmuş, şu aralarda orada burada saçma sapan barlarda kafası bir dünya "müzik" yapan bir abimizdir. Santa Fe de bir barda piyanistin yeğenine aşık olan abimiz daha sonra ilerleyen ilişkilerinde Maggie Gylenhaal'un çocuğunu kaybedince "artık içme be Bad" "you fucked your life insideout ulan" diyip alkolü falan bırakır eski ekürisi embesil oyuncu Collin Farrell ( Genç Country muzisyeninden çok esrarkeş rock yıldızı gibiydi" ) 'a yeniden muhteşem bir beste satarak hayatını tekrar yoluna sokar. ( Beste gerçekten muhteşemdir. En iyi Şarkı dalında Oscar alan eseri Ryan Bingham seslendirmektedir bknz: Ryan Bingham- The Weary Kind ) Ki tabi bunları yaparken esas kızın parmağına yüzüğü takan 16 ay sonunda başkası olur ve gitara döner Blake...

Filmi bu kadar anlamlı kılan şey ise Jeff Bridges'ın muhteşem oyunculuğunun ve sesinin yanında, Country müziğinin o dinlemeyenlerin anlamayacağı ama Bob Dylan'ın, Clapton'ın, Cash'in şarkılarında bulduğumuz "erkek" yorumu. Amerikan halkı bizim gibi yaşadıklarını yansıtamıyor belki şu sıralar abeci pop kültürüyle (for ex: I know you want me you know i want YE! ) ama Country her zaman gerçek amerikan halkının, gerçek duyguları olmuş ve dünyada milyonlarca insana hitap etmiştir. Saf, katıksız, gezgin bir ruhtur country. 70 indede 17 sinde de aynı içtenliği verir. Bir duble viski, yumuşak gitar tınıları, hayatta ki tüm boktan mevzuları o tınılarda uyandıran, sigara dumanın, kovboy botlarının altındaki sesin müziğidir.  

Kırık insanların, kırılmış insanların derin felsefesi Crazy Heart. Düşüp de kalkanların yada kalkmayanların, tökezleyenlerin, sallananların ve kırıllanarının, ikinci şansını kullananların, herkesin izlemesi gereken bir film. "Muzik" dinleyenlerinin, "muziğin" bebekte ferrariyle gezmek olmadığını bilenlerin, boğazında ki düğümden hoşlananların bazı şarkılar bittiğinde...herkesin izlemesi gereken bir film.

Viva "The Dude".


The Weary Kind : 

Your heart's on the loose 
You rolled them seven with nothing to lose
This ain't place for a weary kind 

You called all your shots
Shooted 8 ball at the corner truck stop
Somehow this don't feel home anymore

And this ain't no place for a weary kind
And this ain't no place for lose your mind 
And this ain't no place to fall behind 
Pick up crazy heart give it one more try

Your body aches
Playin your guitar sweatin out the heat 
The days and the nights all feel the same

Whiskey has been thorn in your side
and it doesn't forget
the highway calls for your inside

Your lovers won't kiss
It's too damn far from your fingertips
You're the man that ruined her world

Your heart's on the loose
You rolled them seven with nothing to lose
This ain't place for a weary kind...






17 Mart 2010 Çarşamba

Invictus





Büyük ölçüde ondan,bundan, şundan esinlenerek yapıldığı için uzun süre izlemediğim Invictus adlı filmi sonunda izleme onuruna kavuştum. Adını, William Ernest Henley'in aynı adlı şiirinden alan film hayatım boyunca politikalarını tam anlamıyla özümseyemediğim, hatta Güney Afrika'daki suç oranlarına rağmen neden bu kadar başarılı adledildiğini çözemediğim Nelson Mandela ya farklı bir bakış açısı. Alt Bilgi :( Filmden sonra gerçekten bu adamın işi bu kadar zorsa hakkını yemişim). Seven ile başlayan, Bruce Almighty ile katlanan Bucket List ve Batman ile zirve yapan Morgan Freeman hayranlığım önüne gelen her filmde oynamasıyla biraz sekteye uğramıştı fakat Nelson Mandela karizmasını bu kadar iyi yansıtabilecek başka bir oyuncu olduğunu da zannetmiyorum. 


Yönetmenliğine pek de bayılmadığım oyunculuğuna genelde hasta olduğum Clint Eastwood'un Million Dollar Baby ile yarışabilecek düzeydeki filmi Invictus'un konusu şöyle : Bildiğimiz Güney Afrika ayrılıkçı geyikleri! İşin muhteşem yanı 90 lara damgasını vurmuş bir adamın konuyu belkide dünyadaki en "erkek" sporu olan Rugby ile çözmeye çalışması ve bunu bir ton siyasi karmaşıklığın içinde başarması. Gülben Ergen ve Tarkan'la yaratmaya çalıştığımız milli maç öncesi keko şarkı dinleyerek ulusumuzu bir araya toplama fikrinin aslında nasıl yapılabileceğinin birebir örneğidir '95 Güney Afrika Rugby Takımı.Ayrıca ülkemizdeki azınlık açılımlarına da "o iş öyle olmaz canım kardeşim bak böyle olur" diye reverans yapan film bu sene izlediğim en iyi filmlerden birisi. 


Morgan Freeman'ın şahane oyunculuğuna , Matt Damon'ın o cıvık Amerikan aksanını nasıl olmuş ta bir Güney Afrikalı aksanına çevirdiğini düşünerek geçirdiğim 2 saat 14 dakika gerçekten beni tatmin etti. Matt Damon demişken güzel kardeşim senden hala takım kaptanı olmaz. Veremiyorsun o Fatih Terim duygusunu. 


Bir başka açı da 2010 Güney Afrika Dünya Kupası için ve aday olduğumuz 2016 için değerlendirilebilir. Bunu Rugby de yapmayı başaran, bir ulus yaratan Güney Afrika, bu holywood filmi sayesinde 3 ay kalan Dünya Kupasında da uluslararası anlamda güven tazelemiş oluyor benim gözümde. 


Gel gelelim son 2 haftadır yaşadığımız salakça tribün olayları sonucunda boka sardığına inandığım 2016 adaylığımıza. Eğer ülkemizin başarısı için koşturuyorsa bu federasyon kendi kişisel çıkarları dışında oturup bu filmi izlemeli ve uluslararası organizasyon yapmadan önce "Milli Bilinç" nasıl oluşturulur öğrenmeli...


Filmde önemli bir alana sahip olan şiir için : 



Invictus 


Out of the night that covers me,
Black as the Pit from pole to pole,
I thank whatever gods may be
For my unconquerable soul.

In the fell clutch of circumstance
I have not winced nor cried aloud.
Under the bludgeonings of chance
My head is bloody, but unbowed.

Beyond this place of wrath and tears
Looms but the Horror of the shade,
And yet the menace of the years
Finds, and shall find, me unafraid.

It matters not how strait the gate,
How charged with punishments the scroll.
I am the master of my fate:

I
am the captain of my soul. 

10 Mart 2010 Çarşamba

Fossa Dei Leoni





Fossa dei Leoni yada daha fazla bilinen adıyla FDL. AC Milan'ın efsanevi taraftar grubu...

1960 larda bir kaç kişiyle kurulan "FDL", kademe kademe büyüyerek 90'lardan 2000 lere 5000 kişilik bir kemik kitleye ve yönetici gruba kavuştu. San Siro'nun"Curva Sud" denen güney kale arkası tribününde ikamet eden bu birbirinden tehlikeli abilerimiz 2006'da Juventus'un Viking grubuyla girdikleri mücadelede pankartlarını kaybetmeyi kendilerine yediremeyerek kendilerini feshetti.

Gerçek icraatlarını da sadece Juve ve İnternazionale maçlarında gösteren, yaptıkları akıl almaz güzellikte ki koreografileri sunan bu grubu yıllarca elinde bir megafon, hangi pankart ne zaman kalkar şeklinde talimatlar veren insanlarla izledik.

Bir aralar bütün Avrupa taraftar gruplarının idolleri olarak gördüğü grubun dağılmasından beri Inter-Milan derbileri eskisi kadar renkli değil.

Bakınız Efsanevi Koreografiler :









5 Mart 2010 Cuma

Red and White Kop





Uzun süredir çeşitli sebeplerden yazamadığım bloguma takdir ettiğimiz taraftar grupları ile ilgili yazılarımla geri dönüyorum. Kesinlikle tarafsızlıktan yana olacağım bu yazılarda yakın zamanda Beşiktaş-Çarşı yı bile görebilirsiniz.

Öncelikle İngiltere'nin efsane şehri Liverpool ve Anfield Road'un efsane taraftar grubu "KOP"'u konuk ediyoruz.




KOP tribününün hikayesi 1905-06 sezonuna dayanıyor. 2. Lig şampiyonluğunu kazanan Liverpool şehri bunu kutlarken Liverpool FC yöneticileri seyirciliernin daya iyi şartlarda maç izlemeseni sağlamak için yeni bir tribün yapmaya başlar. Güney Afrika'daki Boer savaşında ölenlerin anısına -G.Afrikadaki bir tepeden- Spion Kop isimli savaştan esinlenerek yeni tribüne "KOP" adı verilir. Genelde işçi sınıfından Liverpool seyircisinin oturduğu KOP, "You'll Never Walk Alone"'u söyleyen bu kale arkası taraftar grubu her Liverpool maçı izlediğimizde tüylerimizin diken diken olmasına hala sebep olmaktadır.

1928 de büyük bir çatıya kavuşan "orjinal KOP" tribünü 1994'te Jeremy Gross'un son golünü izledikten sonra yıkıldı bu olaya Liverpool seyricis "The Last Stand of KOP" adını verir. 1960 larda Beatles şarkıları söyleyerek ününe kavuşan KOP; Hillsbrough ve Haysel facialarından sonra tekrar tekrar düzenlendi.

KOP tribünü bir çok oyuncuyu efsaneleştirdi bunlar arasında Dalglish,Bill Shankly yeni jenerasyondan Steven Gerrard, Fernando Torres, Carragher,Fowler gibi isimlerde var. Sahaya çıkan rakip takımın ayaklarının titremesine sebep olan Kop'un önünde oynamak herkesin harcı olmamakla birlikte ülkemize gelen daha önce Liverpool forması giymiş yıldızlar bile ne Sami Yen'i ne de İnönü'yü Kop'un üstüne koymaktadırlar. Genelde Rafa Benitez'i barda içerken falan ölümsüzleştirdikleri efsane pankartları, Liverpool bayrakları ve besteleriyle "burda maç izlenmeli" kategorisinde ilk sıradalar...





Efsanevi KOP Besteleri


En önemlisi tabii ki You'll Never Walk Alone fakat bu bölümde bir kaç tane ilginç KOP bestesine yer veriyoruz buyrun burdan yakın :

Best Midfield in the World

Oooooh-ooooh-ooooh!
We've got the best midfield in the World
We've got Xabi Alonso
Momo Sissiko
Gerrard and Mascherano-ooo!

Did the Ball Go in ?

Did the ball go in ?
Did the ball stay out?
In out,in out
The Kop had no doubt
We all went İstanbul
And Chelsea went out
And that's what it's all about!
We're the European Champions!!


Favorilerim arasında bulunan Beatles-Let it Be coverıyla Stevie G bestesi :

When we find ourselves in times of trouble
Stevie G runs past me,
Playing the game with wisdom, Stevie G

And in my home the Spion Kop
We watch him jog,right in front of me
Spreading balls with wisdom Stevie G

Let it be,let it be, let it be, Stevie G
The local lad turned hero,Stevie G

And when the jubilant Kopite people,
All living in The Park agree
That we all know the answer, Stevie G,
And although we way all be fooled,
There is still a chance that we'll see
The footballing phenomeon Stevie G,
Let it be Stevie G...


You'll Never Walk Alone için : http://www.youtube.com/watch?v=vZ4F0QVgXLo