15 Ağustos 2010 Pazar

Sivasspor-GALATASARAY



Yeni sezon yeni umutlar, başlangıçlar, kaos, düzen, transferler falan derken Galatasarayımız dün gece sezonun ilk maçında Sivas deplasmanında 2-1 kaybetti. 90 dakikanın 35 dakikası hadi bilemedin 40 dakikası futbol oynadığımız bir maçın ardından elbette çok güzel şeyler yazmak mümkün değil. 


Maçın bende oluşturduğu ilk duygu 2010-2011 SporToto Süper Lig'in 1.haftası değil de 2009-2010 Turkcell Super Liginin 35.haftası gibiydi. Giderek daha da kötü oynuyoruz deplasmanlarda. Kötü oynamanın özrü olabilir ama "giderek daha kötü" oynamanın özrü olamaz. Elimde istatistikler yok kaç saniyede bir olumlu pas yaptık, kaç kere kanat akını yaptık, orta sahayı ne kadar hızlı geçtik gibi ama görünen o ki Galatasaray giderek daha ağır oynamaya ve "possesion football" denen top hakimiyeti üzerine kurulu oyun anlayışından giderek uzaklaşıyor. Topu ayağımıza aldığımızda Arda Turan'ın yaratıcılığından medet umuyor, ondan olumlu pas yapmasını bekliyoruz. Harry Kewell'i yolladık ha yollayacağız derken en olumlu kararı verip takımda tutarak adamı köle gibi kullanma kararı aldık gibi duruyor. H.Kewell bu maçta "hedef santrfor" nasıl oynanır onu bile gösterdi. Yeni gelen Mehmet Batdal'dan daha çok kafayla top indirdi, ölü deparlar attı, alan boşalttı, sapık stoperlerle boğuştu lakin takımın orta 3'ünün ortasında ki "gölge santrafor" Mustafa Sarp olduğundan mütevellit gol ondan gelmesine rağmen başka bir pozisyon üretemedik.




Gelelim transferlere, hala bir şeyler söylemek için erken olduğunu düşündüğüm Lorik Cana, Pino ve Serdar Özkan için konuşmayacağım ancak Ali Turan acilen kendine çeki düzen versin. Artık Kayseri'de top oynamıyor. Sezon sonrası yazımda "bek" ve "orta sahaya" transfer yapılmasını gerekiğini resmen bağırdım. Ancak şu ana kadar Kader Keita'yı satma saçmalığını yaptığımızdan beri ne bir orta ön oyuncusu ne de bir bek alabildik. Lig için Balta ve Sarıoğlu yetebilir ancak sakatlıklarda - ve evet Galatasaray sağlık kurulunu kovarak en başarılı kararını vermiştir- çektiğimiz çileler belli. En acilinden bu Baptista mı olur Ladesma'mı olur kim olur bilmiyorum ama oyunun defansif yönünden vazgeçtim ileri dikine oynayabilen bir orta sahaya ihtiyacımız var. Harry Kewell'in forvet olmayı bile öğrenmesi ve benim diyen forvete taş çıkarması sonucunda buraya harcanacak parayı da orta sahaya kanalize edebiliriz. Baros'un tam hazır dönmesi, yapılacak bir transfer ve Elano durumu çözüme kavuşursa daha derli toplu bir takım izleyeceğimiz görüşündeyim yinede.



Bir parça da Rijkaard ve Sivasspor üzerine; evet efsanemiz, futbol filozofomuz bu sene biraz daha atarlı, biraz daha giderli, biraz daha istekli hatta dün kavga etti, 4-2-4'e bile döndü fakat sadece tek bir santrafora bel bağlamış Sivasspor karşısında neden bir stoper çıkarıp orta sahayı 3 lemediğini ben anlayamadım. Topları şişirdiğimizde elimize geçen tek şey yediğimiz kontralar oldu. 35 yaşındaki Ayhan ve yetersiz Sarp değil 2 kişiyken 3-5-2 oynasak bile bu orta sahanın direncini arttıramazlar.

Sivas mağlubiyeti kabul etmedi, savaştı. Geçen seneden daha iyiler fakat kaç yaşında olduğunu bilmediğim Ceyhun Eriş'in üzerine bütün sezon bu yükü yükleyemezler. Ceyhun'nun da Fenerbahçe deplasmanı ve Beşiktaş maçı dışında aynı oyunu oynayabileceğini zannetmiyorum.

Yazıyı sonlandırırken; Galatasaray'ın ilk maçını kaybettiği son sezon 1999-2000 sezonuymuş. Acaba ?...

16 Haziran 2010 Çarşamba

Dünya Kupasında Tanıdık Yüzler



Bu yazımızda geçen 4 sene içinde (yani son Dünya Kupasından beri) Türkiye Süper Ligi'nde yer alan oyuncuların dünya kupasında ki dağılımlarını araştırmaya adadık kendimizi. Makalenin amacı da ülkemizin yaptığı yabancı transferlerinin ve teknik direktörlerinin, kendi ülkeleri için ne ifade ettiğini ve ne kadar uluslararası boyutta olduğunu görmek.

A Grubuyla başlayalım

Güney Afrika : Eskiden bolca oyuncularını misafir ettiğimi Güney Afrika'nın kadrosuna şöyle bir bakınca Mokoena ve Pienaar'dan başka aa bu herifi biliyorum duygusuna kapılmadığımız gibi, son 4 yıl içerisinde Türkiye Liginde mücadele eden oyuncusu da bulunmamakta. Perriera yı tanıyoruz ama mazide kalan bir düş gibi kendisi.

Meksika : İlk 11'i tanınmış oyunculardan oluşan Meksika'da en dikkat çeken isim kesinlikle Galatasarayımız futbolcusu olan Giovani Dos Santos. Umarım uzun süre takımda tutulabilir.

Uruguay : Evet, her ne kadar sevmesekte defansın bel kemiği ve takım kaptanı Diego Lugano tanıdık bir isim.

Fransa : İlk anda göze çarpan yıldızlar topluluğun belkide en ağır iki topu ülkemizden geçti. Franck Ribery ve Nicolas Anelka. Burda Ribery'nin Galatasarayımızda oynadığı süre biraz şaibeli olmasına rağmen yine de değerlendirmeye aldık. 

B Grubu : 

Arjantin :  Şaşırmadık. Bu ülkeden çer çöp bir alay futbolcu almamıza rağmen, milli takımına yükselmeyi başarabilecek bir adamımız bile mevcut değil.

Güney Kore : 2002'den sonra Trabzonspor bir adam transfer etmişti Kore'den yanlış hatırlamıyorsam ama miladı dolmuş onunda bu kadroda kendine yer bulamamış.

Komşu Yunanistan'da transferimiz yok ki bu da çok ilginç gelir bana defansif futbolun kralını oynayan Anadolu takımlarımızın ülkeye kolayca adapte olabilecek futbol felsefeleri benzer Yunan oyuncuları neden tercih etmediği.

Nijerya : En ilgi çekici nokta burada sanırım. 90 lar ve 2000 lerde omurgasını oluşturduğumuz Nijerya milli takımının 2010 kadrosunda hiç bir Süper Lig patentli oyuncu bulunmamakta. Okocha ve Amokachi dışında lige anlam katan bir oyuncu vermeyen bu ülkeye yönelik transfer furyasının değişmesi umut verici. 

C Grubu : 

İngiltere ve Amerika'ya bakmadım bile. yanlış bir durum varsa uyarınız. Ama bildiğim kadarıyla böyle bir oyuncu mevcut değil. 

Cezayir : Ismael Bouzid'i bile göremedim =) 

Slovenya : Çek Cumhuriyetinden bir çok oyuncu transfer etmemize rağmen yaklaşık olarak aynı futbol felsefesine sahip Slovenya Milli Takımı da Süper Lig'e oyuncu verememiş ne yazık ki. 

D Grubu : 

Almanya : Olmamış mı ? Joachim Löw ? Yok o da olmamış.

Avustralya : Hayal kırıklığı yaratsa da Avustralya Milli Takımının hala iyi bir takım olduğunu düşünmekle birlikte ülkemiz bir futbol efsanesi olan Harry Kewell'ın yanı sıra Lucas Neill, Mile Jedinak gibi oyuncuları da barındıyor. Ayrıca neden alınmadığını çözemediğim James Troisi'de bir dönem Süper Ligde oynuyordu. 

Sırbistan : Bojan İsialoviç Sırplardan Süper Ligde oynamış tek oyuncusu.

Gana : Stephan Appiah ve Richard Kingston tanıdık isimler. Son 4 yıl içerisinde Appiah'ın karmakarışık bir Fenerbahçe macerası ve Kingston'ın ligin asansör takımlarında geçen bir futbol kariyeri oldu.

E Grubu: Hollanda ve Danimarka dan tanıdık bir isim bulmakta zorlanıyoruz. 

Japonya : 2007'De de Galatasaray da top koşturan Junichi Inamoto dışında top sevdaları ülkemizde geçen bir futbolcu bulunmamakta.

Kamerun : Bir diğer oyuncu depoladığımız Afrika ülkesinde şu anda ki kadroda bulunan tam 3 oyuncu ligimizde de mücadele ediyor. Rigobert Song, Geremi Njitap ve yılların eksitemedeği,tecrübe abidesi hatalı gollerin efendisi, Suleymanou Hamidou.

F Grubu : 

İtalya : Morgan De Sanctis geçen sene Galatasaray'ın kalesini koruyordu.

Paraguay diğer Güney Amerika ülkelerinin aksine bize pek oyuncu vermez. Yine sonuç değişmemiş.

Yeni Zelanda : ????

Slovakya : Küçük bir Süper Lig görünümünde olan Slovakyadan; Marek Sapara, Robert Vittek, Filip Holosko ve Fenerbahçenin yeni transferi Miroslav Stoch mevcut vaziyette.

G Grubu : 

Brezilya : Elano ve Kleberson Brezilyadan ülkemizde futbol oynayan oyuncular olarak göze çarparken bu ülkeden en azından artık net milli takımında oynayan 11 oyuncusu transfer edebilmemiz sevindirici. 

Fildişi Sahilleri : Kader Keita stili...

Portekiz : 0 

Kuzey Kore : Orada bir köy var uzakta...

F Grubu : 

İspanya : Yeniköy Kasabı Vicente Del Bosque'yi tanısakta Beşiktaş deneyimi 2004 sezonundaydı. 

İsviçre : Bir çok Türk oyuncu barındırmasına rağmen İsviçre milli takımında Türkiye de oynamış oyuncu sayısı Hakan Yakın'ın 2005 teki 2 maçlık Galatasaray macerası sayılmazsa 0. 

Honduras ve Şili de ise sadece Beşiktaşlı Rodrigo Tello ülkemizde top koşturuyor.

Bu sonuçlara göre Dünya kupasında mücadele eden 576 futbolcu ve teknik adam arasından sadece 22 futbolcu ülkemizde mücadele etmiş ve ediyor. Bu tam anlamıyla tranfer politikalarımızın berbat olduğunu göstermese de transfer de genellikle ülkelerinin milli kadrolarında pek de düşünülmeyen oyuncalara yoğunlaştığımızı ve internasyonal başarılara uzak kalan futbolcu topluluklarını izlediğimizi gösteriyor. Futbol taktiği gibi 6+2+2 yabancı uygulaması yapılacağına Premier Lig sistemi gelişmekte olan ülkemiz ligi için daha mantıklı görülüyor bana göre.


31 Mayıs 2010 Pazartesi

Rivalry Renewed





Basketbolun en üst düzeyde oynandığı NBA'de bir sezon için daha sonun başlangıcındayız. Nisan sonundan beri totem yaptım yazmayayım dedim Lebron'a, Howard'a nazar değmesin sağlam bir doğu finali izleyelim, Batı'da nasıl olsa biri Lakers'i eler dedim tutmadı.

Nitekim 3-0 lık seriden dönemeyen takımlar kervanına katılan Orlando'yu eleyerek Finallere gelen Celtics'in veteran kadrosu ile artık Gary Lineker'în futbolda Almanlar için söylediği "top döner dolaşır Almanlar kazanır" sözünün NBA şubesi olan Lakers'ın 80 lerden hortlayan rekabetini izleyeceğiz. 

Ufak çaplı bir play-off ve kadro değerlendirmesi yapalım. Celtics buram buram tecrübe kokan, experience paçalarından akan bir veteran ordusu. Ray Allen'in perdeden çıktığı seti bir maçta 135 kere oynayıp %80 sayı bulabiliyorlar. Buna birde Rajon Rondo'nun ki playoff istatistiği şudur -16.7 sayı, 5.30 rebound (YUH) 10.0 asisst- şöyle kuşbakışı adam her maç triple double'ın kapısında uyuyor. Birde bu ikilinin yanına "oynamaya gelen" -Respect Kaan Kural, Rasheed Wallace ve KG +bench de eklenirse tutulamıyorlar. Gel gör ki bana göre hala guard rotasyonunda büyük sıkıntı var. Nate Robinson'ın saman alevi performansı ne kadar sürer, hatta bir daha oyuna girer mi soruları hep kafa karıştırıyor.

Lakers da ise durum daha statik. Bench'den aldıkları katkı Lamar Odom ve arada sırada saçma sapan 3lükler sokan Farmar ile Vujacic den öteye gidemiyor pek. Brown'un normal sezondaki performansıyla playoff performansı enerji açısından çok farklı. Pau Gasol'un insan üstü performansları ve Kobe gerçeği ile bence bir adım öndeler. Lakers ı sevmeyebilirsiniz-ki bende çok hazetmem- ama NBA'in en iyi takımıdır, LeBron, Kobe'den daha iyi diyebiliriz-ki bende derim- fakat gel gör ki Lebron parmağına yüzük takacak seviyeye gelene kadar Kobe Bryant bu ligin Jordan'dan sonra en büyük oyuncusudur. Basketbol fiziğinin kaldıramayacağı sayılar atıyor. Belki eskisi kadar fantastik smaçları falan yok ama büyük bir efsane oyuncu olma yolunda tam gaz Bryant(hatta o çizgiyi çoktan geçti). Rajon Rondo'nun darmadağın etme ihtimali bulunan ve hatta şu anki oyuncu yapıları karşılaştırıldığında Celtics'de oynaması gereken Fisher ise yine bir buzzer beater yapar, +1 kazandırır diyorum.

Ve Celtics'i desteklediğimi belirtiyorum.

Love This Game!

29 Mayıs 2010 Cumartesi

PoP: The Sands Of Time






Holywood'un sıkıştığı zaman imdadına yetişen ya çizgi romanlar, ya tekrar çekimler ya da oyunlar olur ve genelde hiçbiri başarılı filmler olmaz. Gel gör ki Prince of Persia : The Sands of Time oyuncuların diliyle PoP: SoT 10 üzerinden nerden bakılsa 8 lik bir film. 

Son zamanlarda ki hayal kırıklıklarından sonra sinemada Prince of Persia ilaç gibi geldi yahu. "Destan" karakteri oyunda biraz daha serseri,atarlı bir abimiz olduğu için Jake Gylenhaal tercihi pek bir asabımı bozmuştu açıkçası ilk başlarda fakat filmde hiç sırıtmadığını beğeniyle izledim. Özür Diliyorum Jake senden!!

Ben Kingsley de kötü adam rolünde yine başarılı bir performans sergilemiş. Zaten büyük oyuncu da Lucky Number Slevin'da haham rolünde ki performansıyla beni pek kazanmıştı.

Şimdi, oyunculuklardan sonra kısaca filmin konusuna gelelim "Destan" aslında asil kan taşımayan,biraz kaderinin,biraz şansının,biraz da cesaretinin etkisiyle küçük yaşta kraliyet ailesine dahil olan bir persli çocuk. Taht ta hak iddia edemediği gibi böyle bir hevesi de olmamakla birlikte, serseri ruhlu, mahallenin kötü çocuğu tribinde pek başarılı bir prens. Pers ordusunun kutsal Alamut şehrine saldırmasıyla başlayan olaylar silsilesini spoiler vermemek adına daha fazla anlatmıyorum zaten yorucu bir iş =) -bu alamut'u da anlata anlata bitiremeyen Holywood'u kutlamakla birlikte, yıllar boyu Timur'un fethettiği bu kaleyi bir kere bile sahiplenmeyen, Türk, Çin sinemalarını da ayrıca selamlarımı iletiyorum- 

Güzel film para verilir izlenir lakin şöyle bir durum varki; film boyunca nereden hatırlıyorum ben bu hatunu dediğim Prenses Tamina rolündeki ve sonunda Quantum of Solace filminden hatırladığıma kanaat getirdiğim Gemma Artenton isimli dünya güzeli insanı izlemek paha biçilemez. Ve sadece 86 lı yahu.

bknz : "Al, git, evlen"





Hastayız 3 yaşından beri!!!!


26 Mayıs 2010 Çarşamba

Sandler ve Funny People Karalamacası







Adam Sandler bu dünyada en sevdiğim Yahudi olmasının yanı sıra, acayip yakınlık duyduğum -nedense bilmiyorum-, böyle "aa bizim abinin filmi gelmiş" dediğim, çok güldüğüm,dinlediğim ve aynı zamanda oyunculuğuna hayran olduğum biridir.

Amerika'nın "Kemal Sunal"'ı olarak nitelendirebilecek bir güldürme zekasına sahip olup, aynı zamanda rahmetli gibi "çok büyük oyuncudur".  Kemal Sunal'ın da güldürmeyi amaçlamadığı filmlerinde ne kadar üst düzey oynadığını hepimiz hatırlarız ya, Adam Sandler da öyle işte. Bir çok kişi "Reign Over Me" yi izlememiştir, hatta Sandler pek fazla sevilmez. Ama "Reign Over Me filmiyle benim gözümde o senenin en iyi aktör Oscar'ı Sandlerindı.  Güldürmenin kenarından geçmeyen bir film ama son derece muhteşem bir oyunculuk performansı. Film bittikten sonra ilk düşündüğüm "hep biliyordum bu adamın büyük oyuncu olduğunu"idi. İlgilenenler için ayrıca bknz : Punch-Drunk Love.

Sandler methiyelerinden sonra filme gelelim. Funny People gerçekten izlenmesi gereken bir film en azından Sandler sevenler için. Zohan mohan saçmalamalarından sonra çok yerinde olmuş Funny People. Filmi aslında 2 ye hatta 3 e ayırmak lazım. 1. bölümü o muhteşem Sandler oyunculuğu, 2.bölümü klasik bir hehehe hadi biraz da gülelim 3. bölüm yine o melankolik Sandler performansı. 

Sandler, filmde Amerika'nın hayran olduğu herkesi güldüren bir stand-upçıyı oynuyor -kendimi lan yoksa- ; gel gör ki o klasik fıkra gibi onu güldürebilecek kimse yok etrafında, kızlar, para lakin 0 dost falan bizim Cem Yılmaz tribindeyken aslında "hayatta sıçmış" olduğu gerçeğinin üstüne bir de ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğrenince kelimenin tam anlamıyla "yan basan" Roger Simmons rolünde.  

"Celebrity Curse" dilimizde ise "ünlü laneti" denen bu olguyu aslında hep görüyoruz. O insanlarında da aslında "insan" olduğu gerçeği. Süper markete gidemezler, oyun oynayamazlar, bir cafeye gidip kahve içemezler ama banka hesaplarında trilyon sayıda Benjamin Franklin vardır. Ve en kötüsü de filmde olduğu gibi ihtiyaçları olduğunda genelde yanlarında çalışan "paralı askerler" dışında -onların da olduğu söylenemez- kimse bulamazlar.Dolar ile yalnızlık.Üstüne konuşabilecek çok şey var olgunun ama biraz daha detaylara girersem film hakkında büyük spoiler olacak o yüzden susuyorum. 


Sandler'a filmde Seth Rogen eşlik ediyor ki o da bayağı gelecek vaadeden bir oyuncu bana göre. Funny People'ı izlemek isteyen arkadaşlara önerim filmden sonra derin bir melankoli duygusuna hazırlanmaları. Bunun yanında klasik tabirle "güldürürken düşündürüyor". Yani çok ama çok zekice esprilere ve Amerikalıların "toilet humor" dediği bel altı esprilere de hazırlıklı olmaları.


Her filmin müzikleri hakkında bir şey söylüyorum ya genelde, bu filmde de Adam Sandler hayran bırakıyor. Kendi söylediği "Real Love" ve Warren Zewon üstadımızın "Keep Me In Your Heart"ı filmin başında çalan Paul Mc Cartney'den "Great Day" ve James Taylor'ın "Carolina On My Mind" şarkıları ile de derin derin dalabilirsiniz.  Eric Bana'nın hayran bırakan Avustralyalı aksanı da bayağı güldürdü beni açıkçası. Ondan da böyle yetenekli performanslar bekliyordum aslında Troy daki "Hector" rolünden sonra.

Neyse, Funny People güldürünün, yalnızlığın, aşkın, dostluğun efendime söyleyeyim ,insani ne kadar duygu varsa kol kola gezdiği bir film. İzleyin.Pişman olmazsınız.




25 Mayıs 2010 Salı

6 Koca Sezon...













Uzun uzun, şöyleydi böyleydi işte efendime söyliyeyim 2.sezonda bu olmuştu, 3'te şu olmuştu,o değilde bir Walt vardı sorularına girmeyeceğim. 

6 koca sezon bu diziyi izledim. Yaklaşık hayatımın 4.5 senesine denk geliyor. Bir sonraki haftayı iple çektiğim 4 tane efsane sezonun arından idare etmesi için çekilen 2 sezonun ertesinde Lost bugün kafalarda ki bir çok soruya cevap veremeden, büyük bir hayal kırıklığıyla sona erdi. Karışık duygular içerisindeyim açıkçası, sonuçta tam 4.5 yıl izlediğim, yeri geldi duygusallaştığım, kızdığım, mutlu olduğum, güldüğüm, eğlendiğim, üzerine sohbet ettiğim bir dizinin sonu..Her güzel şeyin sonu kötü olur lanetine yakalanmış olsan da iyi ki vardın Lost.

p.s. : Kim ne derse desin, Lost dizisi 2000 li yılların bir fenomeni olmuştur ve 10-15 sene sonra 2000'li yıllarda global olarak insanların aklına gelebilecek reflekslerden biri olacaktır. 2000 li yıllarda genç olmak tadında yazılarda "her hafta Lost'u beklemek" cümlesi var olacaktır.

18 Mayıs 2010 Salı

"Hiç" in Ardından








10 yıl önce bugün, bu saatlerde, 20.yy'da ezilen, Yunanistan'ın doğusunda kalan, 3 Dünya ülkesi kabul edilen bütün topraklarda, bayram sevinci vardı. İlk kez bir takım, bahisçilerin 1 e 41 verdiği bir takım, hepsi ayrı ayrı ekollerin temsilcisi olan, Avrupa'nın o zaman ki en iyi kadrolarını birer birer eleyip UEFA kupasını kaldırıyordu Kopenhag'da. 2000 li yıllara " Galatasaray Ruhu" tanımını yerleştiren efsane o gece Danimarka da, Parken Stadının çimlerinde, Popescu'nun Arsenal kalecisi David Seaman'ın sağına vurduğu an başlıyordu...Nice büyük kupaların, başarıların 10.yıl dönümlerine...



Bugün ise Galatasaray, o ruhtan çok uzak, 15 gün sezonu daha geç açacak olmasının tesellisiyle Türkiye tarihinin gördüğü en iyi kadroyu kaybediyor...

Küçük bir sezon özeti. Tobol maçıyla başladı serüven, son yılların en parlak hocalarından bir filozof Frank Rijkaard gelmişti takımın başına, elde tutulan Kewell ve Baros'un yanına Kader Keita, Leo Franco, Elano eklendi. Rüya takım deniyordu, Neeskens bile kulubedydi. Taraftar Sami Yen'i doldurmuş arka arkaya gelecek golleri bekliyordu. Çok da iyi başladı Galatasaray, ta ki ligin 8.haftasında ki Ankaragücü maçına kadar. Deplasmanda yenen 3 gol moralleri bozmuş 2 hafta sonraki fener maçı için yine sıkıntılar doğurmuştu. Yine de ilk yarının lideri Galatasaray'dı. Uefa'da yola devam ediliyor rakip ise Athletico Madrid oluyordu. Bundan sonrasını ise hepimiz acıyla izledik aslında. Sakatlıklar, gelenler gidenler, sistem çığlıkları, bireysel hatalar, kavgalar bir çok değişken bugün bu kötümser görünen yazıyı yazmamıza neden. 

Galatasaray tarihinin en pahalı kadrosu, en kariyerli hocasıyla ligi Beşiktaş'ın önünde üçüncü bitiriyor, Türkiye kupasında çeyrek finalde eleniyor ve Avrupa'da Mart ayını göremiyor.Neresinden tutarsak tutalım bu koca bir hiç, koca bir başarısızlıktır. Neden böyle oldu ? yu konuşmaktan daha çok seneye nasıl böyle olmazı konuşmak sanırım hem daha umut dolu hemde daha mantıklı olacaktır. 

Açıkça gördük ki bu sene Rijkaard'ın bir oyun şablonu sistemi var beğenseniz de beğenmeseniz de bu değişmeyecek. Sahaya çıkan 11 kişi ve yedek bekleyen 7 kişi de dünya değişse "sistem" oynayacak. İnat edebilirsek, kızmazsak, homurdanmazsak, - ki bu bir özeleştiridir - taraftarla uğraşmaktansa oyun oynarsak eminim bizi güzel günler bekliyor. Öncelikle yapılması gereken kalede Leo Franco'nun acilen yolcu edilmesi, Ufuk Ceylan'a ve Aykut Erçetin'e güvenmek olmalıdır. Nezihi Hoca da artık ya görevi bırakmalı ya da kalecileri adam gibi yetiştirmelidir. Devre arasında katılan yıllardır beklediğimiz adam Lucas Neill stoper mevkisinde korunmalı, adam gibi biri alınmayacaksa Hakan Balta stopere çekilmeli lakin sol beke Allah aşkına "modern" bir bek alınmalıdır. Aynı şeyi sağ bek içinde söyleyebiliriz. Caner'in ve Sabri'nin pozisyon alamamalarını görmekten bir sezon gına geldi.

Mehmet Topal'ın kaybıyla daha da güçsüzleşen Galatasaray orta sahası Mustafa Sarp ve Barış Özbek gibi kalitesi bir gömlek düşük oyuncularda inat etmemeli, bu oyuncuların vasat yedek olabilecekleri, kapasitelerinin en fazla bu olabileceği anlaşılarak yerine pas yapabilen "sistemi" ayakta tutabilecek bir orta saha alınmalıdır.  Ortanın önü için pek fazla yorum yapmak aslında şu an için pek mümkün değil, taraftara laf yetiştirmekle meşgul olan Büyük Kaptan bu sene kalır da aklını futbola verirse burada bir sıkıntı görmüyorum, hatta Dünya Kupasında "futbolcu" olduğunu hatırlayabilecek bir Elano'nun gelecek sezon Galatasaray'a katkısı büyük olur. Yok bunların ikisi de yolcuysa genç Emre Çolak'ta ısrar edilmeli diyorum. 

Gelelim kanatlara, belli ki futbol tarihinin en garip sakatlıklarından müzdarip, aynı ölçekte de yetenekli ve profesyonel olduğunu düşündüğüm Harry Kewell'la sözleşme yenilenmeyecek, Dos Santos'un ise durumu Dünya Kupasından sonraya kalacak. Eğer ikisi de kaybedilicekse Bursasporlu Volkan Şen bu kadroya kazandırılmalıdır. Kader Keita'yı satmak gibi bir dengesizlik yapılmayacağını düşündüğüm için bu konuyu yazmıyorum bile. 

Forvette ise büyük sıkıntı yaşadık bütün sezon. Baros'un sakatlanmasının ardından kariyer rekorlarını kırmaya çok yaklaşan Harry Kewell'ın ilk yarı itibariyle çektiği forvet mevkisi, Jo'nun gelişiyle birlikte yolcu edilen Nonda ve Kewell'ın sakatlanması ile tamamen sefilleri oynamıştır. Baros'u soldan yada ortadan destekleyebilecek Kewell türünde bir orta saha alamıyorsak en az 2 adet bitirici, güçlü ve yırtıcı santrafor bulunması zorunluluktur. Bu yapılacak transferlerden biri Türk olursa ne mutlu. Mevlüt bile ikna edilebilirse büyük katkı sağlar düşüncesindeyim ha eğer bunların hiçbirini yapamıyorsak bir sezon daha hüzünle izleriz Galatasarayımızı. Bu sezon benim aklımda kalan yegane oyuncu bu 2 adam oldu. Helal Olsun aldığınız her kuruş..

  


Bu takımdan kesinlikle gönderilmesi gereken bir sürü oyuncu var : Franco, Servet, Caner, Barış, Aydın,Ayhan eğer gerçekten kendini Parçalıya veremeyecekse Arda Turan, Jo. Seneye şu adamlardan Galatasaray'da kalsa iyi olur diyebileceğimiz sanırım bir tek Arda var. Gerisini kapının önüne koymaktan yönetim çekinmemelidir. 

En üstte yazdık. Galatasaray'ı var eden "ruhudur", "arkadaşlığıdır", "dayanışmasıdır" ve yıllarca Sami Yen'de duran pankartta yazan "konsantrasyondur". Galatasaray yönetimi ve Rijkaard futbolcularda önce bunları sağlamalıdır. 

2010-2011 sezonunda yepyeni bir stadda, bir arenada olacağız. Yılların "mabedine" veda ederken, yepyeni bir yerde yepyeni tarihler yazmak üzere...

Unutulmasın ki; Gerçekleri Tarih Yazar, Tarihi de GALATASARAY!




p.s. : Şampiyon olan ve Türkiye'de bir devrim yapan Bursaspor ve Ertuğrul Sağlam'ı ve ikinciliğe bu kadar çok sevinerek bu sene yine tek eğlence Fenerbahçeyi gönülden kutlarım.